İçinden geçtiğimiz dönemin, bir iktisadi buhranın ötesinde, gittikçe derinleşen küresel ölçekli bir siyasal ve toplumsal krize denk düştüğünü artık sadece sol entelektüel çevreler değil, ana-akım siyasetçiler ve düşünürler de teslim ediyor. Bu kriz, her ülkenin özgül koşullarına göre farklı toplumsal sonuçlar ve gerilimler üretiyor olsa da, ülke ölçeğini aşan ve dünya-tarihsel bir tartışma düzleminde çözümlenmesi gereken bazı genel yönelimleri de kendi içerisinde barındırıyor. Bu yüzden de bir süredir yaşadığımız kriz dönemini kavramlaştırmaya ve bunun temelinde de genel bir çıkış stratejisi ortaya koymaya yönelik uluslararası düzeyde düşünsel çabalara tanık oluyoruz. Bu genel krizin özgül bir görünüm içerisinde kendisini gösterdiği Türkiye’de de bu tartışmalar, daha çok AKP iktidarının “yeni Türkiye” iddiasıyla yürüttüğü iktidar stratejisini anlamlandırma çabaları etrafında şekillendi.

Bu tartışmaları, hem dünya ölçeğinde hem de Türkiye özelinde karmaşıklaştıran ve ihtilaflı kılan bir paradoksla karşı karşıyayız: Bir yandan “hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığına” dair bir hissiyat ve sezgi yaygınlaşırken diğer yandan da modern zamanların yapısal çerçevesini oluşturan kapitalizmin ve ulus-devletin temellerinde bir sarsıntı yaşanmadığı ve hatta kimi açılardan bunların hakimiyetini derinleştirdiği bir süreç yaşanıyor. Ne kadar derinleşen krizinden söz edilirse edilsin, sermayenin dünya sathındaki nüfuzu, biriktirdiği çelişkilerle birlikte, derinleşiyor. Türlü meydan okumalarla işlevsiz kalarak bir ideal siyasal form olmaktan çıkacağı iddia edilen ulus-devletler toplum üzerindeki denetim ve yönlendirme araçlarını güçlendiriyor. Eğer yeni bir döneme girildiğine dair göstergeler, kapitalizmin kendine has mantığında ve buna eşlik eden siyasal/ideolojik yapılanmalarda gerçekleşen bir kopuşa eşlik ediyor olsaydı bu göstergeleri “eskinin” geride kalmışlığının ve yeninin gelmekte olduğunun alameti olarak anlamlandırabileceğimiz daha sade bir manzara olurdu karşımızda; bu durumda ne olmakta olduğunu anlamlandırma çabamız belki de bu kadar çetrefilli hale gelmezdi. Kapitalizmin temellerinin yerli yerinde olduğu ve fakat bir yandan da artık eskisi gibi deneyimlenip anlamlandırılamadığı bu “yeni dönemin” mahiyetini bu yüzden ne tamamıyla tükenmiş ve aşılmış bir “eski rejime” ne de onun yerini almakta olan yeni bir düzen arayışına referansla kavrayabiliriz. Böyle bir paradoksun varlığında daha geçerli soru belki de şu olabilir: Kapitalizmin damgasını vurduğu modern siyasal ve toplumsal yaşamdan ne eksilmiştir ki, bugün bize “her şeyin anormal olduğu” hissini verecek ayrıksılıkta ve aşırılıkta süreçler yaşanmaktadır? Ne eksilmiştir ki kapitalizm insan yaşamının topyekûn yok oluşu da dâhil olmak üzere kendi bünyesinden her türlü toplumsal felaketi çıkarabilecek bir aşırılıkla, öngörülemezlikle ve kaosla anılır hale gelmiştir?

Liberal Demokrasi, Kapitalizm ve Cumhuriyet

Yaşadığımız çağı anlamlandırmaya çalışan kimi düşünürlerde, bu sorunun yanıtını oluşturacak bazı çözümlemeler bulmak mümkün. Örneğin “Halkın Çözülüşü” isimli kitabında Wendy Brown, kapitalizmin tarihinden eksilen bu kilit öğenin “demokrasi” olduğunu söylüyordu. O’na göre, devleti bir şirkete, onun yurttaşlarını da hem birer müşteriye hem de sürekli kendilerine yatırım yapan bir “sermayeye” dönüştüren neoliberalizm; siyasal alanı “ekonomikleştirerek” liberal demokratik pratik ve kurumları tümüyle hükümsüz hale getirdi. Liberal demokrasi, her ne kadar kapitalizm karşısındaki kayıtsızlığı nedeniyle kendi iddiasını hiçbir zaman tam olarak taşıyamamış olsa da birer ilke olarak benimsediği evrensel eşitlik ve özgürlük fikri vasıtasıyla daha iyi bir toplum tahayyülüne ve bunun için verilecek mücadelelere bir zemin sağlıyordu. Neoliberalizmin, liberal demokrasinin bu taahhütlerinden soyundurulmuş bir kapitalizmi ortaya çıkarmış olması daha radikal ve eşitlikçi bir demokrasi tasavvurunu geliştirmeyi mümkün kılacak bir ortak dilin ve çerçevenin kaybını beraberinde getirdi; o halde yaşanmakta olan karanlık sürecin aşılabilmesi ancak demokrasi fikrini savunmak ve onu geri çağırmakla mümkün olabilirdi. Yakın zamanda koronavirüs salgını üzerine yazdığı yazıda Slovaj Zizek de her ne kadar Brown’dan farklı olarak liberal demokrasinin savunduğu “özgürlük” fikrinin ancak kapitalizmin aşılmasıyla geri çağrılabileceğini savunsa da, benzer bir mantıkla liberalizmin en temel ilkelerinin tehdit altında olduğunu ve bu ilkelerin ancak komünizmle kurtulabileceğini savunuyordu.

Peki, bugünkü “anormallik” durumunu doğuran “eksilme”, Brown’un savladığı gibi liberal demokrasiyle mi ilgilidir? Böyle olması için, liberal demokrasinin veya genel olarak demokrasi fikrinin, kapitalizmden bağımsız bir varoluşa sahip, ona sınırlayıcı bir etik-politik çerçeve oluşturan ve hatta onu aşmaya yönelik çabalara ilham veren iç bütünlüğe sahip bir ilkeler manzumesine sahip olması gerekir. Brown’un korunması gereken birer değer olarak addettiği “eşitlik ve özgürlük” ve siyasal katılım fikri yalnızca liberal demokrasinin bir icadı olmadığı gibi, bu soyut nosyonlar liberal kurum ve pratikler içerisinde kapitalizmin temel yasaları ve eğilimlerine göre somut bir içerik kazanırlar. Keza, Brown’un kabul ettiği gibi liberal demokrasi biçimcilik (formalism), piyasacılık, rekabetçilik ve bireycilik gibi kendisini ayrıksı bir ideoloji haline getiren çekirdek önermelere sahiptir; sahiplendiği eşitlik ve özgürlük düşüncesi, Brown’un ima ettiğinin aksine bu önermelere “rağmen” varoluş kazanmaz; ancak onlarla birlikte içeriklenir. Bahsettiğimiz eşitlik ve özgürlük “piyasa” karşısında birer oyuncu olarak bireylerin tercihte bulunma eşitliği ve özgürlüğüdür; bireyin sözde özgürlüğünü icra ettiği piyasa devletin daha müdahil olduğu ve sosyal ögeler barındıran bir piyasa olabileceği gibi bunlardan arındırılmış dizginsiz halde işleyen bir piyasa da olabilir. Bu açıdan bahsettiğimiz çekirdek öğeleriyle liberal demokrasi, Brown ısrarla neoliberalizmin karşısına yerleştirse ve onunla çekişme halinde görse de, neoliberalizme dışsal ve antagonizma içerisinde değildir. O halde bugün yenilgiye uğrayarak eksilen ve eksikliğiyle bir belirsizlik ve kaos halini tetikleyen şey, “liberal demokrasi” değildir.

Cumhuriyeti Kaybetmek ve Yeniden Kazanmak

Eğer liberal demokrasi değilse modernizmin tarihinden eksilen şeyin gerçekte ne olduğunu yine Brown’un kitabını kat ederek, onun bugün yokluğundan yakındığı unsurlar üzerinden keşfetmeye çalışalım. Brown neoliberalizm döneminde siyasetin ekonominin tasallutu altına girmesiyle hukuk devleti, adalet ve liyakatın “dejenere” olduğundan bahseder (hukukun üstünlüğünün yokluğu). Artık güvenliğin, korumanın ve hatta hayatta kalmanın garanti altına alınmadığı bir dünyada yaşanmaktadır (toplum sözleşmesinin yokluğu). Kamusal meselelerle bağlantısı koparılmış insanların birer girişimciye dönüşerek ortak iyiyi gözeten birer yurttaş olmaktan çıktığı ve yurttaşlığın tasfiye olduğu bir dönemden geçilmektedir (halkın çözülüşü). Bütün bunlar Brown’a göre biçimsel “demokratik” siyasal mekanizmaların, örneğin seçme ve seçilme hakkının işlemeye devam ettiği, parlamento ve siyasal partiler gibi kurumların varlığının sürdüğü bir durumda gerçekleşmektedir. O halde kaybolan şey, tek başına liberal demokrasinin birer bileşeni olan, temsile dayalı demokratik mekanizmalar ve bireysel hak ve özgürlükler değildir. Eksilen şey, insanların politik süreçlere ve mücadelelere katılarak bir arada yaşamanın etik ve politik temellerini oluşturması, kamusal hayata birer yurttaş olarak ortak iyi adına müdahil olması ve kamunun/halkın çıkarı adına birey ya da grup çıkarını sınırlaması ile özgürleşeceği düşüncesidir. Yani esasında eksilen şey ülkenin ve devletin halka ait olduğu (res publica), düşüncesidir; cumhuriyet fikridir. Buna bağlı olarak da kaybedilen şey tek başına demokrasi değil; bir cumhuriyet fikriyle bütünleşmiş demokrasidir.

Burada “cumhuriyet düşüncesi” ile somut bir siyasal, iktisadi ve toplumsal düzenden, bir rejim tasavvurundan bahsedilmemektedir. Eşit yurttaşlar olarak bir arada yaşamayı mümkün kılacağı düşünülen herhangi bir düzen tasavvurunun mümkünlük koşullarını belirleyen paradigma olarak cumhuriyetten bahsediyorum. Bu haliyle “cumhuriyet”, tek başına, hakiki manada sınıfsız, eşit ve özgür bir toplumu fiilen garanti eden, kendinde bir değere sahip bir ideolojik proje ya da siyasal stratejiye denk düşmüyor. Somut bir cumhuriyet projesine temel oluşturacak etik ve politik değerler, yurttaşlar için tarif edilen hak ve ödevler ve hatta yurttaşlığın kimleri kapsayacağı bu projeye “halk” adına öncülük eden güçlerin sınıfsal tercihlerine göre farklılaşacaktır. Cumhuriyet, bu manada, eşit ve özgür bir toplumu garanti eden bir güzergâh olmasa bile; herhangi bir eşit ve adil toplum iddiasının kurucu zeminidir. Bugün eksilen şey, böyle bir zemindir; yani kamusal işlere yurttaş katılımının, ortak yararın, genel çıkarın ve yasa egemenliğinin herhangi bir düzenin inşasının ya da devamlılığının önkoşulu olduğu konusundaki uzlaşmadır. Bu eksilme, kapitalizmin bugün ulaştığı aşamada sermaye sınıfının, kamu çıkarının korunması iddiasıyla oluşturulmuş ve kendi egemenliğinin en çok nereye kadar esneyebileceğine dair bir çerçeve çizen etik/politik ve hukuki herhangi bir sınırlamayı tanımayacak bir saldırganlık içerisinde olmasıyla ilgili.

Mesafeyi, birikimin önündeki bir engel olmaktan çıkaracak derecede seri hareket etme ve yayılma kapasitesine sahip olan sermaye, aslında yirminci yüzyıl cumhuriyet düşüncesinin kendisini de bağlayan sabitlerini ve frenlerini hükümsüz kılma ve bu “ayak bağlarından” kurtulma eğiliminde olmuştur. Ne var ki, geçtiğimiz yüzyılda kapitalizme karşıt reel sosyalizm denemelerinin uluslararası etkisi hem de kapitalist ülkelerdeki işçi hareketlerinin ve sol siyasal örgütlenmelerin basıncı bu eğilimin önüne bir set çekiyor; kapitalizmin siyasal ve ideolojik yeniden üretimini temel bir varoluş meselesi olarak öne çıkarıyordu. Yani sürdürülebilir bir hegemonya arayışı, sermayenin doğal yönelimlerine de düzeninin yeniden üretiminin sağlanması adına gerektiğinde sınırlar çekebilecek bazı “kurucu” siyasal ideolojik sabitleri korumayı zorunlu hale getiriyordu. Hem sermaye birikiminin bugünkü ulaştığı aşama hem de özellikle 1990 sonrasında kapitalizmin üzerindeki sol/sosyalist basıncın iyice zayıflamış olması, bugün bu sınırlayıcı sabitleri sermaye için hem taşınamaz hem de anlamsız hale getirmiş gözüküyor.   Bu eğilim, “cumhuriyet fikriyle” kan uyuşmazlığı içindeki her türden gerici siyasal aktörün “demokratik” platformlarda boy göstermesinin, üzerinde uzlaşılmış en temel etik-politik ilke ve değerlere açıkça meydan okumasının ve hatta iktidara yerleşip hukukun üstünlüğüne, yurttaşlığa ve “ortak yarar ilkesine” dair çetin toplumsal mücadelelerle tarih içinde kazanılmış bütün değerlere cepheden saldırmasının önündeki setleri ortadan kaldırıyor. Bu haliyle cumhuriyet fikrinin temelini teşkil eden herkes için geçerli kurucu fikirlerin ve iddiaların sınırlayıcı zorunluluğu düşüncesiyle, sermayenin dizginsiz hareketlilik arayışı bugün birbiriyle uzlaşmazlık içindedir; bu uzlaşmazlık sermayenin ve onun önünü açtığı yıkıcı siyasetin cumhuriyeti karakterize eden saydığımız öğeleri sırtından atması yönünde ilerlemektedir. Bu doğrultuda, eğer meseleyi Türkiye düzlemine taşıyacak olursak, “cumhuriyetin eksilmesi” ile kastedilen tek başına Kemalist cumhuriyetin değerlerinin ve kurumlarının tasfiyesi değil, sosyalizm de dâhil olmak üzere, eşitlikçilik iddiasındaki herhangi bir siyasal iddia ve projeye zemin teşkil edecek “kamusal çıkarın öncelikliliği ve “yasanın üstünlüğü” gibi cumhuriyete içkin fikirlerin özellikle AKP döneminde aşındırılması, gözden düşürülmesidir.

Cumhuriyet ve Muhalefet

Eğer, bugünkü kaos ve belirsizlik ortamı modern kapitalizmden cumhuriyet fikrinin eksilmesi ile ilişkili ise ve bu fikrin sahneyi terk ediyor olması kapitalizmi aşmayı önüne koymuş eşit ve özgür bir toplum idealinin altındaki zemini de kaydırıyorsa, sosyalizm mücadelesi ile cumhuriyet fikrini yeniden canlandırma mücadelesi bir ve aynı şey haline gelmiş demektir. Kapitalizmin, cumhuriyete içkin eşit yurttaşlık, ortak yarar ve halk iradesi gibi nosyonları biçimsel olarak bile taşımaya mecalinin kalmadığı bir durumda bunları bırakın sınıfsız bir toplum iddiasıyla içermek, sadece gündeme getirmek bile artık solun/sosyalistlerin sorumluluğu haline gelmiştir. Bir arada yaşamanın etik-politik temellerini, yurttaşlığın anlamı/kapsamını ve genel çıkarın ve ortak yararın neye tekabül ettiğini burjuva siyasal aktörlerin tayin edemediği bir dönemde yaşıyoruz. Bunların aşındırılmasından kaynaklı dünyanın her yerinde kitlesel bir hoşnutsuzluğun ve hasbelkader geçerli oldukları zamanlara yönelik bir özlemin var olduğu bir ortamda sosyalizm fikri bunları sahiplenerek, yeniden çağırarak ve içerik kazanmasına öncülük ederek canlılık ve somutluk kazanabilir. Türkiye için bunun özellikle geçerli olduğunu söylemeye sanırım gerek yok.