Politika ve mekân antinomik terimler değildir. Modernite, sık sık sosyal kontrole vurgu yapar ve bu vurgunun odağında, mekânın politik atmosfere göre yeniden kurgusu yer alır. Bu bağlamda manzaralar, sosyo-politik temelde analizi mümkün, hegemonik söylemlerin ve güç dengelerinin gözlemlenebildiği arazilere gebe haline gelirler. Kültürel mirası koruma yolundaki yaklaşımlar, hegemonyanın tercihli unutuşuna karşı duruş sergileyen hükümetlerin ve de yerel yönetimlerin, kozmopolit şehirlerde yaşayan farklı grupların sosyal refahı adına mevcut kentlerin kültürel miraslarının önemsemesini gerekli kılar. Terk edilmiş ya da yok edilmiş olsa dahi, kimi ülkelerin kültürel mirasın bir parçası olan tarihi mekânları pervasız eylemlerden korumak üzere yasal mevzuatlar oluşturdukları görülür. Zira buralarda mekânlar, anlam ve değer taşıyıcıları olarak görülürler; vatandaşların bu anlam ve değer taşıyıcıları ile çevrelerini algıladıkları, kendilerine dair kimlik tasavvurları ve kültürel örüntüler oluşturdukları kabul edilir. Vatandaşlar tarihi mekânları, bir topluluğa ait olma duygusuyla ve yerel kimliğin temelini oluşturan anlamlarla ilişkilendirirler ve bu nedenle mekânların korunması, şehirleri daha güvenli ve daha yaşanabilir yerler haline getiren yaşam koşullarını, güven unsurlarını olumlu yönde teşvik eder.

Tarihi mekânların sahip olduğu mirası korumak, bu mekânları kolektif hafızaya geri çağırmak ile mümkündür; bu şekilde, geçmişle süreklilik bağlantısını sağlayan alanlar oluşturulmuş olunur. Hatırlama sürecinde ekonomik ya da ideolojik fayda getirenin değil, sosyal benlik duygusunun güçlendirilmesi önemlidir. Tarihi mekânların varlığı sayesinde geçmiş ile bağlantılandırılan yer duygusu, insanların anlamlı ve güçlü etkileşimler yaratabilecekleri bir bağlam sağlayacaktır. Bu yerler, sosyal sermayeye katkı sunacak ve kamuoyu için bir platform sağlayacak şekilde geliştirilmelidirler. Artan sosyal sermaye, kamusal alanda görünürlüğü artan topluluklar yaratarak faydalı sonuçlar doğurur. İnsanların bir grup olarak birlikte etkileşimde bulunabilecekleri ve anlamlı bir deneyime sahip olabilecekleri bir platform sağlar. Mekânların kent sakinlerinin kişisel ve kolektif anısına yeniden kabul edilmelerinin yolu, şehir sakinlerinin zihninde olumsuz çağrışımlar oluşturan şemaların yapı bozuma uğratılarak yeniden kurgulanmasıdır. Gerekli mimari müdahalelerle, insanları bu mekânlara gelmeye teşvik edip, terkedilmiş yerleri benimseyerek sahip çıkmalarının sağlanması ve geçmiş ile kurdukları duygusal bağların güçlendirilmesi önem taşır. 

Kültürel miras, sürekli gelişen değerlerin, inançların, bilgilerin ve geleneklerin bir yansıması ve ifadesi olarak tanımlanan kaynaktır ve herkes, tek başına ya da toplu olarak, kültürel mirastan yararlanma ve bu mirasın zenginleşmesine katkıda bulunma hakkına sahiptir. Bu miras, yaşam kalitesinin iyileştirilmesinde kilit bir bileşendir ve çeşitli ideolojik yaklaşımlarla, ekonomik nedenlerle yıkıma uğratılmamalıdır. Mirasın korunarak tarihsel süreklilik duygusunun devamlılığının sağlanması, mekânı deneyimleyen her neslin bu sürekliliği yaşamasına imkân sağlar. Ortak inşa edilmiş dünyanın şekilleniş biçimi, bir şehrin sakinlerinin kendilerini tanımlaması adına çok önemlidir. Böyle bir tanımda kimlik, bir grup insana özgü sabit bir özellik kümesi olamaz; aynı zamanda diğer insanlarla ve diğer gruplarla ilişki kurmak için de kullanılan sosyal bir oluşum haline gelir. Böylece kimlik bir ilişkisellik kazanır; zira mekân üzerinden bir benzerlik veya farklılığı belirlemek için bir başkasına veya gruba ihtiyaç duyar, birileri ile özdeşleşir. Maddi ve sosyal dünyada somutlaşan kültürler, mekânlar üzerinden kimliklerin inşa edilmesi, sürdürülmesi ve dönüştürülmesi süreçlerinde yol alır. Sağlıklı oluşumlar, geçmiş ile diyaloğun koparılmadığı oluşumlardır.

Türkiye Cumhuriyeti özelinde bakıldığında, geçmişten miras alınan mekânların ve bu mekânlara dair anlatıların yeterince korunmadığı görülecektir. Hatta kültürel miras, baskın Türklük-Sünnilik ideolojik söylemlerinin gölgesinde kalmış, yapılar bu söylemlere göre yeniden inşa edilmiş veya unutulmuş, tarihin tozlu raflarına yerleştirilmiştir. Bu yazımızda, İzmir özelinde ele alacağımız hafıza mekânları bağlamında, bahsettiğimiz bu bilinçli unutuşu gözler önüne sermeye çalışacağız. Bellek çukurları olarak adlandırdığımız bu mekânların tahlili, mekânların dönüştürülüp, geçmiş ile yüzleşilmesi bakımından önem arz eder.

İZMİR MAŞATLIĞI (YAHUDİ MEZARLIĞI)

Günümüzde Konak tünellerinden başlayan, Bahribaba parkı ve İzmir Kız Lisesine kadar uzanan alanda, 17. yüzyıl ortalarından itibaren bir Yahudi mezarlığı bulunduğu düşünülmektedir. Maşatlıktan, Gürçeşme Yahudi Mezarlığı’na taşınan mezar taşlarında görülen en erken tarih 1640 yılıdır. Buna paralel olarak yine Maşatlık’tan İki Çeşmelik mevkiinde yer alan Smyrna Agorası arkeolojik alanına taşınan bir mezar taşında da 1646 tarihi görülmektedir (Bora, 2017, s.47). Bunun yanında İzmir Yahudi Cemaati kayıtlarında da 17. yüzyıl ortalarına dair veriler yer almaktadır (Bora, 2017, s.47).

19. yüzyıl ortalarından itibaren kent nüfusunun artması ile görülen yayılma Değirmendağı’nda ve Karataş semti yönünde bir imar yoğunluğuna yol açmıştır. Yahudi Maşatlığı sınırlarına dayanan ve mezarlık alanına müdahale etmeye başlayan bu genişleme sonucu, dönemin Başhahamlığı, yaşanan sürece dair itirazlarını iletmiş olsa da, 1868 yılında yayınlanan Sıhhiye Nizamnamesi ile Maşatlığa defin yasağı getirilmiştir (DOA, DH. İ. UM 19-16/1.10.13 Zilkade 1337/10). 1877-1878 Osmanlı-Rus harbi sonrası kente gelen muhacirlerin bu alana yerleştirilmesiyle Maşatlık alanının yok olma süreci sistematik bir hal almıştır. 1882 yılında yapılan düzenleme ile Maşatlık alanının yarıya yakın kısmı bölünerek vergi karşılığı İzmir Yahudi Cemaatine mezarlık alanı olarak devredilmiştir. 

Yapılan düzenlemelere rağmen 20. yüzyıl başlarında devam eden kentsel yayılmanın önüne geçilememiş, yol çalışmaları ve bölgeye inşa edilen Gureba Hastanesi, Maşatlık alanını ihlal etmiştir. 1914 yılında Yahudi Maşatlığı arazisi içindeki yapılaşma artmıştır. Kamu kurumlarının bu süreçte yoğun yapılaşma unsurları olduğu görülebilir. Karataş Muallim Mektebi (Karataş Kız Lisesi), Kütüphane ve viladethane (Piçhane, Doğum evi) inşaatları yerel yönetimin iradesi ile başlamıştır (DOA, DH. İD. 162-2/146). Bu faaliyet doğrultusunda mezarlık alanında bulunan eski zeytin ağaçları kesilmiş ve mezar taşları inşa edilen yapılarda ve yollarda kullanılmıştır. Gerçekleştirilen bu inşa faaliyeti sırasında İzmir’in Antik dönem tabakalarına dair buluntular da gün yüzüne çıkmıştır. 1915 yılında Müze-yiHumayun tarafından görevlendirilen uzman Ahmet Bedreddin Bey, park ve Darülmuallim inşaatları sahasında, Roma dönemine dair kalıntıların ortaya çıkarıldığını rapor etmiştir. 

Yahudi Maşatlığı tahribi 1919 yılında başlayıp, Yunan İşgali sürecinde de devam etmiştir. Muallim Mektebi’nin binasında kurulan İyon Üniversitesi için ek inşaat faaliyeti yürütülmüştür. İzmir Yahudi Cemaati bu dönemde de yaptığı başvurularda bir sonuç alamamıştır. 

İşgal sonrası dönemde mezarlığın taşınması gündeme alınmış ve 1926 yılına kadar süren bir nakil faaliyeti ile taşınabildiği ölçüde mezar taşları, alandan çıkartılmıştır. Bu dönemde Maşatlık alanının üzerine bir park ve çocuklar için bir oyun alanı inşa edilmiştir. 1950’li yılların başlarında alanda gerçekleştirilen yol çalışmaları doğrultusunda başlanan Varyant inşası, 1952 yılı sonunda tamamlanmıştır (İzmir Belediye Meclisi Tutanağı 1-27 Ekim 1952 Mutat ve 26 Kasım 1952 Olağanüstü Toplantılarına ait Tutanakları, s. 226-228;233-240 APİKAM arşivi). Mezarlık alanının yukarı teraslarına, 1952 yılında alınan meclis kararı ile Bahribaba parkının üst kısmında, Varyant yolu üzerinde körfezin, Karşıyaka ve Yamanlar Dağı ile İzmir şehrinin güzel manzarasına hâkim bir alanda Şark Gazinosu’nu (Şato Restoran) inşa ettirilmiştir (İzmir Belediyesi Meclisi Tutanağı 18.6.1952 6. dönem 9. Toplantı Karar Tutanakları, sf. 301-305, APİKAM arşivi). İlerleyen yıllarda devam eden yapılanma, 70’li yılların başında bir kültür merkezi inşası kararıyla devam etmiştir. Kaldırılan Bahri Baba Parkı’nın yerine bir opera binası inşa edilmesi kararı sonrası, yapı inşası başlasa da, projeye kaynak bulunamaması sebebiyle yarım kalmıştır. 80’li yılların başında yarım kalan betonarme kısım kaldırılarak proje iptal edilmiştir.

Maşatlık alanında gerçekleştirilen Konak Tünellerinin inşası kapsamında yapılan çalışmalarda, mezarlık alanına dair yeni bulgular elde edilmiştir. Ortaya çıkartılan mezarlık alandan 900’e yakın insan kemiği İzmir Yahudi Cemiyetine teslim edilmiş ve Gürçeşme’deki Yahudi Mezarlığı’na nakledilmiştir. Devamında ortaya çıkan M.S. 3 ile 6. yüzyıllar arasına tarihlenen mimari buluntular ise İzmir Arkeoloji müzesine taşınmıştır (Erginer, 2013). 

Günümüzde küçük bir bölümü otobüs durakları olarak kullanılan Maşatlık’tan geriye tarihsel kayıtlar dışında hiçbir iz kalmamış durumdadır. İzmir Kız Lisesi’nin binasının dışındaki duvarın yapımında kullanılan, şu an hala görülebilen Yahudi mezarına ait bir mermer görünmektedir.

BASMANE SEMTİ

Semt, Basmane adını XVII. yüzyılın ilk yarısında bu yörede kurulan basma fabrikasından almıştır. Basmane’deki İzmirli bir Ermeni tüccar, 1740 yılında İstanbul’a gelerek basma yazma işleriyle ilgili izni saraydan almayı başarmış; kadın başörtüleri ile yazmalara çiçekli desenler basan ve ilk elli yılda oldukça başarı kaydeden bir üretim yeri olmuş, XIX. yüzyılın ortalarına kadar faaliyet sürdürmüştür (Sürgevil, 2011, s: 37). Fabrika, İzmir Kasaba Demiryolu ve İstasyonu’nun yapımı adına kamusallaştırılıp istimlak edilmiştir. Önceleri Aya Konstantina olan ve Ermeni, Rum nüfusuna ev sahipliği yapan mahallelerden oluşan semtin adı Basmane’ye evrildi. Bu alanda 1866 yılında kurulan Basmane Garı bulunmaktadır. 13 Eylül 1922’de Basmane’den başlayan İzmir Yangını’nda çoğu mahalle ve yapı zarar görmüştür. Anadolu’dan İzmir’e ayak basanların uğradığı ilk yer olan Basmane, son zamanlarda mültecilerin Avrupa’ya ulaşmak için kullandığı transit bir merkeze dönüşmüştür ve mekânın belleği, yaşanan insanlık dramının izlerini taşımaktadır. 

HAYNOTS 

14. Yüzyılda Kilikya Ermeni Krallığı’nın dağılması ile yakın doğuya yayılan Kilikya Ermeni’lerinin bir bölümü İzmir’e göç etmişti. Bu göç hareketi kentteki Ermeni nüfusunu hatırı sayılır ölçüde arttırmıştır (Mildanoğlu, 2017). İkinci büyük göç dalgası, 16. yüzyılda yeniden başlayan Osmanlı-Safevi çatışması, 17. yüzyılda Celali İsyanlarının yol açtığı yağma ve talan hareketleri ile Doğu Akdeniz’in önemli liman kenti Halep’ten geçen ipek ticareti ağının güvensiz hale gelmesi ile yaşanmıştır (Hovannisian, 2018). Bu sebeple, Ermeni tüccarların elinde bulunan ipek piyasası için yeni bir pazar ihtiyacı doğmuştur. Ticaret’e getirilen yüksek miktarda çeşitli vergiler ile güvenlik zafiyeti giderilemeyen kervan yollarının durumu, Ermeni tüccarların güvenli ve daha ucuz alanlara yönelmelerine yol açmıştır. 

Ticari bir merkez olarak yükselmeye başlayan İzmir, Batı Anadolu ürünlerinin Dünya’ya taşındığı bir merkez olarak, ipek için de güvenli bir liman olacaktır. Aracılık konusunda yaygın bir bağlantı ağı kuran Ermeni tüccarlar Levanten ticaretinde de önemli yere sahiptir. Ermeni tüccarların 14-17. yüzyıllar arası İtalya kentleri ile gelişen ilişkileri, İpek ticaretinde vergi indirimleri sağlarken Livorno gibi dönemin önemli liman kentlerinde yerleşme hakkı almalarını sağlamıştır (Kharation, 2018). Bu koşullar altında yaşanmaya başlanan muhtemel göç dalgaları ile İzmir’de öncelikle Kadifekale eteklerinde yerleşen Ermeni nüfus, ilerleyen süreçte kervanların giriş noktası olan “kervan köprüsü” mevkiine yeni mahalleler kurmuştur (Atay, 2017). 

Günümüzde, yaklaşık olarak, Fevzipaşa Bulvarı, Anafartalar caddesi, Basmane Meydanı ve Gazi Bulvarı’nın çevrelediği alanda 1922 Yangını’ndan önce Haynots (Ermeni yeri) Ermeni mahallesi yer almaktadır. Ermeni yerleşimi buradan, kervan köprüsüne kadar uzanan geniş bir alandır. Erken dönemde plansız dar sokaklardan oluşan mahalle, yaşam açısından elverişsiz bir yapıdadır. 1830’lu yıllardaki hastalık salgınları ve 1845’te yaşanan büyük yangında tamamen tahrip olan eski mahallenin üzerine kurulan planlı sokaklar, modern anlamda kent yerleşimlerini tanımlayan yapıda olacaktır. Birbirini dik kesen sokaklar, dikdörtgen yapı adaları oluşturuyor ve çıkmaz sokakları olmayan Hippodamik planlı bir mahalle (ızgara plan) teşkil ediyordur (Beyru, 2011).

SURP İSTEPANNOS ERMENİ KİLİSESİ

Mahallenin içine bulunan yapılardan belki de en bilineni İzmir Ermenilerinin merkez kilisesi olan Surp İsdepanos’dur (St. Etienne). Dönemin kent planında Reşadiye Caddesi’nin batı ucunda yer alan Katedral üç restorasyon süreci yaşamış, 1688 depremi yapıya zarar vermiş, ardında 1742 yangını ve son olarak 1845 Büyük Yangını’ndan ağır hasarla kurtulmuş ve her seferinde yenilenmiştir (Maranci, 2018). İstanbullu Mimar Melkom Yeramian’in 1858 yılında görev aldığı yenileme faaliyetlerinde, yapı kompleksine İzmir’de yaşayan Ermeni din adamlarının konaklaması için bir Patrikhane binası da eklenmiştir. Günümüzde muhtemelen Konak Semti, İsmetkaptan Mahallesi, 1030-1052 numaralı yapı adaları arasına (Gazi Bulvarı-Anadolu İşhanı) denk gelen kilise, 1922 yangınından sonra yıkılmış ve geriye herhangi bir iz kalmamıştır.

SURP MESROPYAN ERKEK OKULU

Haynots’ta yer alan önemli yapılardan bir diğeri de, 1799 yılında açılmış olan SurpMesropyan Erkek Okulu’dur. Surp İsdepanos Kilisesi’nin güney duvarına komşu olan okul, Ermeni kültürünün ve dilinin gelişmesinde önemli rol oynayan bir kurumdur. Fransızca, Türkçe ve İtalyanca gibi birçok dilde eğitim veren kurum, Sanat alanında Fen Bilimlerine kadar geniş bir müfredata sahiptir (Scherzer, 2001). Venedik’te Ermenice basılmış kitaplardan oluşan geniş bir kütüphanesi de mevcuttur. Gençlerin eğitim düzeyini yükseltmek için çalışan kurumda, “IsdepanVosgan” gibi Fransız kültürü konusunda yetkin ve tanınmış Ermeni hocalar eğitim vermektedir. İlerleyen süreçte verdiği eğitim ile Anadolu’dan Kafkasya’ya uzanan geniş coğrafi alanda tanınan okul, buralardan gelen birçok öğrenciye ev sahipliği yapmış, mezunları ile 19. yüzyıl sonlarında “Ermeni Kültürel Rönesansı” olarak tanımlanan sürecin, öncü aydınlarını yetiştirmiştir (Mildanoğlu, 2012). 1922 yangınında yıkılmış ve yerine dair dönemin haritaları dışında bir iz kalmamıştır. SurpMesrobyan Okulu günümüzde muhtemelen, “İletişim Teknolojileri Çarşısı” olarak bilinen eski adıyla “Bit Pazarı’nın” 1048-1049 numaralı yapı adaları içinde yer almaktadır.

SURP KRİKOR LUSAVORİÇ ERMENİ HASTANESİ (ERMENİ SURP KRİKOR LUSAVORİÇ ULUSAL HASTANESİ)

İzmir’de 17. yüzyılda sayıları giderek artmış olan Ermeni göçmenler, Haynots Ermeni mahallesinde misafirhane veya oda denilen mekânlara yerleştirilmişlerdir. Günümüzde Basmahane 9 Eylül Meydanı ve Ticaret Merkezi çukuru civarındaki mekânlar, o dönemde Haynots’un kuzey yakasında debbağhaneler ile Reşadiye bulvarı arasında kalmıştır (Yarman, 2001, s. 395). İlerleyen süreçte misafirhane veya oda denilen bu mekânların bulunduğu alana hastane işlevi görecek olana iki katlı ve on odalı bir bina inşa edilecektir. 18. yüzyılda yaşanan veba salgınları bu alanda geniş çaplı hizmet verecek bir hastane ihtiyacını doğurmuştur. Bina ek mekânlar ile genişletilmiş ve zamanla harap olan kısımları yenilenerek, 1801 yılında Ermeni Surp KrikorLusavoriç Hastanesi (Ermeni Surp Krikor Milli Hastanesi) bu koşullar altında kurulmuştur (Beyru, 2005).

19. yüzyıl ortalarında Ermeni Cemaatinin katkılarıyla yenilenen hastane, 80 yatak kapasitesine ulaşmıştır. 1878 yılında İzmir’in varlıklı tüccarlarından, Hagop ve Hovhannes (Agop ve Ohannes) Ispartalıyan kardeşler, yenilenen hastanenin masraflarını karşılamayı üstlenmişlerdir. Hastanenin yönetimi, Ermeni Sivil Komitesi tarafından iki yılda bir yapılan seçimlerle belirlenen mütevelli heyetindedir. Bu dönem de, yılda 800’e yakın insana hizmet veren hastane 15 kadar yaşlı ile 25 akıl hastasını barındırabilecek bir bimarhane bölümüne de sahiptir (Yarman, 2001). Hastane kompleksi dört kısımdan oluşmaktaydı, giriş karşısındaki büyük bina 18 odadan oluşuyordu ve iki katlıydı. Hasta bakım odaları, iki adet ameliyathane ve idari bürolar bu binada yer almıştır. Bahçe kısmında bir klinik bulunmaktadır; bu alanda 15 yatak kapasitesinin yanında 25 hasta da ayakta muayene edilebiliyordur. Bu bahçe kısmında ayrıca verem ve benzeri bulaşıcı hastalıklar için tahsis edilmiş bir koğuş ve iki odadan oluşan bir alan bulunmaktadır. Hastanenin son bölümleri ise girişin sağ ve sol yanlarında bulunan altlı üstlü üç odadan oluşan bölümlerdir, alt kısım eczane üst kısım ise erkek hastalara ayrılmış alanlardır (Sami ve Hüsnü, 2000).

Döneminin tanınmış tıp tarihçilerinden olup, ilerleyen yıllarda Osmanlı Devletin’de önemli görevler üstlenen Doktor Vahram H. Torkomyan, Avrupa yolculukları esnasında İzmir’e uğramış ve Ermeni SurpKrikorLusavoriç Hastanesi’ni ziyaret ederek yazılarında buradan bahsetmiştir. 1879 yılında henüz öğrenciyken yaptığı ilk ziyaretinde var olan kötü koşulları anlatan Dr. Torkomyan, 1889 yılında mesleğe başladıktan sonraki ziyaretinde Ispartalıyan Ailesi’nin desteğinden bahsetmiştir. 1899 yılında gerçekleşen son ziyaretinde ise hastanenin geldiği durumu şöyle betimler (Torkomyan, 1900);

“Zamanım kısıtlıydı, fakat hastanenin herbir köşesini dolaşmak için çaba gösterdim. Hastaların, bağımlıların ve akıl hastaları bölümlerini tek tek ziyaret ettim. Cerrahi müdahalelerin yapıldığı salonu, eczaneyi, banyoyu, mutfağı vs. vs. her yeri gördüm ve her yer çok düzenli ve düzgündü. Her taraf tertemizdi. Bütün bina âdete gülümsüyor ve gülüyordu. Hastane veya hastaların konakladıkları bir yer değil adeta ailevi bir ortamda şifa veren eller, annelerin, babaların, ablaların ve abilerin elleriydi. Eski ziyaretlerimden bu yana çok şey değişmişti.”

20. yüzyılın başlarına kadar hizmet vermeye devam eden hastane 1922 Yangını’ndan kurtulamayarak Haynots’taki diğer tüm yapılar gibi yok olmuştur. 

1922 Yangınından sonraki süreçte, hastanenin bulunduğu alan, 1932 yılından günümüze kadar aynı yapı adası formunu korumuştur. Uzun yıllar boyunca İzmir Basmane Şehir Otogarı olarak kullanılan alan 1975 yılında Otogarın kısmen Halkapınara taşınması ile 80’li yıllara kadar ESHOT garajı olarak işlev görecektir. 15.11.1983 tarihli ve 18222 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “İzmir Turizm ve Ticaret Merkezi Ulusal Mimari Proje Yarışması” ilanı ile yapılaşmaya açılmıştır. Önce 15 katla sınırlanması mütalaa edilmiş, yarışmanın soru cevap aşamasında kat ve gabari serbest bırakılarak çok katlı bir gökdelen inşası için zemin yaratılmıştır. 90’lı yılların sonunda imzalanan protokollerle başlayan yeni projeler, planlama, yargı kararları, şirket iflasları ve TMSF süreci ile bir sonuca varmamıştır (Erkan ve Avar, 2017, s. 152-168). 

Günümüzde halk arasında Basmane Çukuru olarak anılan Eski Ermeni Mahallesi ve Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Hastanesi alanı, toplum hafızasına kazılmış, gerçek alamda bir bellek çukuru olarak varlığını sürdürmektedir. Yapılması gereken, bu bellek çukurlarının hafıza mekânlarına dönüştürülmesi ve geçmişe sahip çıkılmasıdır. Böyle bir tavır, kente dair kültürel mirasların korunması bağlamında önemlidir. 

KORTEJOLAR

Kortejolar ya da bilinen adlarıyla Yahudihaneler, Yahudi göç olgusunun mimariye yansıyan işlevsel ürünleridir ve İspanyolca kökenli bir sözcük olup “avlu” anlamına gelmektedir (Bora, 2016: 33). Bu yapılara sadece İzmir’de değil, Tire, Manisa, Turgutlu (Kasaba), Selanik, İstanbul kentlerinin ve Girit adasının mimari tarihinde de rastlanır. Adları Yahudihane ya da Aile Evi olarak da geçebilmektedir. İkiçeşmelik’ten Karataş’a, Karantina’ya ve Göztepe’ye doğru uzanan Yahudi iç göçü, büyük ölçüde 19. yüzyıl Aşkenaz göçleri sonucunda oluşmuş; yurtsuz ve yoksul Yahudiler, toplu konutları, sosyal yardımları ve iş olanaklarını paylaşmak zorunda kalmışlardır (Bora, 2018).

İçe kapalı bir kültürel yapıya sahip olan Yahudi aileler, kültürlerini muhafaza etmek için dış dünyadan yalıtılmış, yüksek duvarlar ile çevrili ortak alanlarda yaşamışlardır. Klasik bir kortejo, avlu merkezli bir veya iki katlı bir yapı olarak tanımlanabilir. Yapı kompleksi, yüzleri avluya dönük, peş peşe sıralanmış küçük odalardan oluşmaktadır. Bu haliyle antik dönemin “pastas-prostaslı ev tipini” de çağrıştıran bir yapıya sahiptir (Abbasoğlu, 1999). Odalarda mutfak, banyo ve tuvalet bulunmuyordur, avluda ortak kullanım alanlarında yer alan mutfak ve banyoların yanında genellikle bir kuyu bulunmaktadır. Ortak alanların bakımı kortejoda kalan insanların mekân sahibine ödedikleri kira ile karşılanıyordur (Bora, 2016: 33). Genellikle dar gelirli ve işçi sınıfınına dâhil Musevi ailelerin yaşadığı alan, günümüzde Anafartalar olarak adlandırılan caddenin Altın Park’tan, Agora ve Katlı Otopark’a kadar uzanan bölümü, 1937 yılı öncesinde Tilkilik Caddesi ve Keçeçiler Caddesi olarak bilinmektedir. 20. yüzyıl başına kadar, Çavez ve Bene İsrail adıyla anılan Yahudi Mahallelerinin yer aldığı mekân, günümüzde Akıncı, Altınordu, Pazaryeri, Kurtuluş, Hurşidiye ve Namazgâh Mahalleleri olarak adlandırılmaktadır. Osmanlı Dönemi’nde, Müslüman mezarlığı ve bir namazgâh yapısının bulunduğu alanda, Musevi ve Türk toplumları yer yer birbiri içine geçmiş mahallelerde yaşamaktadır. Kortejo yapıları bu mahallelerde yoğun olarak bulunmaktadır. Günümüzde halen otel olarak işlev gören Kortejolara en bilinen örnek Manisa-Akhisar Oteli’dir (Zeren, 2010).

20. yüzyıl başlarında, varlıklı Yahudi aileler erken dönemde kurulan bu mahallelerden kentin periferisine dağılmaya başlamışlardır. Karataş-Karantina ve Göztepe’ye yerleşen varlıklı Yahudi aileler bu semtlerde batılı anlamda bir hayat sürdürmüşlerdir. Sinagog mimarisinden kurulan modern okullara kadar, hayat tarzı Kemeraltı ve İkiçeşmelik civarındaki alt gelir gurubu Yahudi ailelerden farklılaşmıştır. Batılı yaşam tarzı ile dışa dönük daha özerk iki katlı konutlarda yaşamaya başladıkları görülmektedir. Fakat bunun yanında birarada yaşama kültürünü, ortak mekânda birlikte aktivite yapma anlayışını da terk etmemişlerdir. Daha önce Kortejoların içinde yaşanan hayat, iki tarafı evlerle sınırlandırılmış Yahudi mahallelerine taşmıştır. Bu anlamda mahalleler ince uzun bir avlu gibi görülebilmektedir. Yeni mahallelerde rastlanan kortejo yapılarına ise Urgancıoğlu Apartmanı veya Kortejosu örnek gösterilebilir (Zeren, 2010).

1967 yılında yapılan bir çalışmada Karataş, Tepecik, İkiçeşmelik, Keçeciler ve Tilkilik’te 220 kortejo tespit edilmiştir (Tekeli, 2017: 69). Yoksul Yahudiler’in yaşadıkları kortejolarda bugünlerde, düşük ücretle çalışanlar, kimsesizler, göçmenler yaşamaktadır; çoğu yapı harap haldedir ve kimi kortejolar iş hanı ve çoğunlukla da depo olarak kullanılmaktadır. Bu yapıların hafıza mekânlarına dönüştürülmeleri daha uygundur.

MESERRET OTELİ (KÜÇÜK BARUT HAN)

Meserret Hanı’nın geçmişte, Küçük Barut Han’ın yerinde bulunduğu ifade edilmektedir (Levi ve Karadallı, 2019, s. 216). Küçük Barut Han’ın ise Büyük Barut Han’ın yanında olduğu bilinmekle birlikte, inşa edilme tarihi tam olarak bilinmemektedir. Ancak 1838 tarihli bir vakfiyede adı geçtiği için bu yıllardan önce inşa edilmiştir (Aktepe, 1971). 19. yüzyıl başlarında Büyük Barut Han’ın bir parçası olan Küçük Barut Han, Baruthanenin işlevini yitirmesi sonucu bir ara sokak ile ayrı bir mekân olarak düzenlenir. Küçük Barut Han, 1908 yılında modernleşme hareketlerinin etkisiyle 1910’larda yenilenerek varlığını Meserret Oteli olarak devam ettirmiştir (Atay, 2003). Özgün mimarisinde avlu işlev olarak önce ahır, sonrasında ise kıraathane kullanımında görülmüştür. Ayrıca avluyu çevreleyen ve sokağa bakan dışa açık odalar dükkânlara dönüştürülerek, lokanta, fırın ve mandıra olarak düzenlenmiştir. 

Süreç içerisinde zemin katın bir bölümü bir süre kafeterya, birinci kattaki odalar ise büro olarak kullanılmıştır (Levi ve Karadallı, 2019, s. 218). Zamanında özellikle tiyatro ve sahne sanatçıları, Yanyalı Recep’in işlettiği İsmet Gazinosu, Elhamra Tiyatrosu ve Devlet Tiyatrosu’ndaki oyunlarından önceki zamanlarını mutlaka Kemeraltı’nda kıraatlandırmışlardır; Şükran, Meserret, Güzel İzmir, Kemahlıoğlu Ankara Palas gibi oteller bir dönemin en gözde İzmir-Kemeraltı otelleri olarak kabul edilmiştir (Kent Konak Dergisi, 2017, s. 9). 1950’li yıllara kadar ikinci sınıf otel vasfını sürdüren yapı sonraları yeniden değişikliğe uğramıştır. 20 yüzyılın sonunda yapı revize edilerek çarşıya dönüştürülüp zemin kat bütüncül olarak mağaza kullanımını sürdürürken, üst kattaki dükkânlar bir dönem terk edilmiş ve bakımsız kalmışlardır. Böylelikle yapının özgün mimari kurgusu ve üst kat planı yeniden değişmiştir.

MORTAKYA

İzmir Yangını’nda Fasula, Agios Nikolas ve Demetrius, Agia Katerina, Mortakya ve Ermenilerin Haynots (Basmane) mahalleleri yok olmuş, bunların üzerine yeni İzmir kurulmuştur (Nahum, 2000). Mortakya’nın şimdiki adı Kahramalar’dır. Eskiden orada bulunduğu rivayet edilen Rum Mezarlığı’ndan adını alan, Rumca “Ölüler Yeri” anlamındaki Mortakiya’dan dönüşen adıyla Murtake, bilinen kullanımı ile Teneke mahallesi, resmi adıyla Ege Mahallesi/Kahramanlar, İzmir yangınından sonra Selanik’ten mübadele ile gelen Romanlar tarafından yeniden yaşam bulmuştur (Erdinç, 2014). Demiryolu ve otoyolla sınırlanan 7 hektarlık alana yayılan 6 bin nüfuslu Murtake, suçla anılan ve tekinsiz olarak addedilen bir bölge konumundadır. Kentsel dönüşüm kapsamında buradaki çoğu yapının yıkılması planlanmaktadır. 

İzmir yangınından önce Mortakya’da birçok gayrimüslim yapısı yer almaktadır fakat yangın ile birlikte hepsi yok olmuştur. Bu yapılardan bazıları; Mortakya’nın batı kanadında yer alan ve 1887-94 yıllarında inşa edilmiş Agios Tryfon kilisesi; Mortakya’nın merkezi civarında yer alan ve 1860-1878 yılları arasında inşa edilen Metamorfosis Sotiros kilisesi; şu an atıl bir biçimde duran ve Mortakya’nın alanında 1910 yılında inşa edilen Agios Ioannis sten Alygaria Paraxysmou kilisesi ve St. Roch Şapeli’dir (Simes, 2010). Günümüzde mahallenin büyük bir bölümü, kentsel dönüşüm kapsamında yıkılmıştır.

RIHTIM

16 Ağustos 1838 yılında Britanya ile Osmanlı arasında imzalanan “Balta Limanı” antlaşması, Anadolu’nun ikinci büyük liman kenti olan İzmir’de ticaret hacminin genişlemesini sağlamıştır. Osmanlı topraklarında ticaret yapan firma sayısı kısa sürede artarken, İzmir’in ticaret hacmi 19. yüzyıl ortalarına gelindiğinde 120.000.000 milyon frank’a ulaşmıştır. Hızla gelişen ticari hayat İzmir’in üretici hinterlandı ile bağlantıyı kolaylaştıracak bir ulaşım ağı ihtiyacını gündeme getirmiştir (Kütükoğlu, 2000, s. 203). Bu doğrultuda 1857 yılında inşasına başlanan ve 1860 yılında ilk bölümü (Torbalı) açılan İzmir (Alsancak/Punta)-Aydın Demiryolu hattının 1866 yılında tamamlanması; 1864 yılında yapım çalışmalarına başlanan Ekim 1865 tarihinde Manisa’ya kadar olan ilk bölümü açılan İzmir(Basmane)-Kasaba (Turgutlu) Demiryolu hattının 1866 yılında tamamlanması üzerine yoğun ürün akışının yaşandığı İzmir limanı, büyük tonajlı, buharlı gemilere ev sahipliği yapmaya başlamıştır (Atay, 2014, s. 271-294). 

Artan ticaret hacmi doğrultusunda 1867 yılında İzmir Rıhtımı yapılması konusunda imtiyaz verilmesi gündeme gelmiştir. Sahilde bulunan bir kısım eğlence mekânının işletmecileri projeye yapılacak dolgu sebebiyle karşı çıkmışlardır. 1870’lerin başında dayanıksız tahta kazıklar üzerinde kurulan bu kahve ve eğlence mekânlarında, çökmeler sonucu ölümler yaşanmıştır. Tüm bu olumsuzluklar da göz önüne alındığında projenin gerçekleştirilmesini engelleyecek bir muhalif görüş kalmamıştır (Beyru, 2011, s. 351). Böylece Rıhtım inşası projesi, İngiliz sermayedarlar tarafından, Akdeniz kentlerinde birçok liman ve dalgakıran proje gerçekleştirmiş olan dönemin ünlü Fransız Dussaud Fréres (Dussaud Kardeşler) şirketine verilmiştir (Geordelin, 2008). 1869 yılında başlayan çalışmalarla gümrük alanı, bin iki yüz metrelik bir koruma mendireği ve kıyı dolgusu ile oluşturulan dört kilometrelik daimi rıhtımıyla (Alsancak Punta Burnu – Konak Sarıkışla arası) 1876 yılında tamamlanmıştır (Kütükoğlu, 2000, s. 214).

Batılı anlamda hayat tarzının sürdüğü Rıhtım ve Birinci Kordon, İzmir’deki günlük yaşamın merkezi haline gelmişti. İlerleyen süreçte Kraemer oteli, İzmir tiyatrosu gibi mekânlar, bu alanda yoğunlaşmaya başlamıştır (Geordelin, 2008). İzmir’in denizden doğru giriş kapısı olan Rıhtım, ziyarete gelen seyyahların kente ilk adım attıkları yerdir. Birçok seyahatnameye ve gezi yazısına da konu olmuştur. Rıhtım yoğun bir trafiğe sahiptir, deve kervanlarının balya indirdiği ve hamallar ile atlı arabaların yük taşıdığı bu curcunaya, İzmir’i ziyarete gelen gezginler de eklenmektedir (Beyru, 2011, s. 112).

Rıhtım İzmir’in varlıklı Levanten, Rum ve Ermenilerinin mülklerinin bulunduğu kentin en kıymetli emlak bölgesi olarak gösterilebilen yerlerdendir. Rıhtım’da bulunan yapılar genellikle ticari işletmelere ait temsilcilikler ve depolar, oteller ve tiyatrolar ile kafelerdi. Konaklama ve kültür mekânlarından en bilinenleri Smyrna Tiyatrosu, Hotel Egypte, Hotel Londres ve Kafe Londres, Hotel D’Alexandrie, Hotel De Constantinople, Hotel D’Edremit’tir. Bu yapılar haricinde ticarethane ve şirket mekânlara örnek olarak ise Avusturya Lloyd Deniz Taşımacılığı Şirketi Ofisi, Alliotto Freres, Peterson& C. Coton, Essayan Han, C. Whittall& C deposu, Sapatalıyan Verhanesi, D. İssıgonıs Makian Deposu verilebilir (Goad, 1905).

İzmir Rıhtımı, 13 Eylül 1922 günü İzmir’de yaşanan yangın ve sonrasında ortaya çıkan insanlık dramına da sahne olmuş ve tanıklık etmiştir. O dönem için kent merkezi olan Levanten, Rum ve Ermeni mahallelerinin içinde bulunduğu geniş alanın tamamına yakını yanarak yok olmuştur. Yunan-Türk savaşı sonunda yaşanan büyük yıkımdan kaçmak için İzmir rıhtımına yığılan binlerce Rum ve Ermeni vatandaş arasında şanslı olanlar, körfezde demirlemiş olan gemilere sığınmışlardı. O dönem İzmir Körfezi’nde bulunan Amerikan Donanmasına ait Simpson gemisinde görevli denizci Mervin R. Johnson 1967 yılında verdiği röportajda yaşanan felaketi anlatmaktadır; 

“Ayrıldığımızda karanlık basıyordu, yola çıkarken duyduğum feryatları asla unutamam. Ne kadar giderseniz gidin haykırışlarını, çığlıklarını duyabilirdiniz; yangında sürüyordu… Yaşamınız boyunca görüp göreceğim en acı şey; yaşamınız boyunca. Dünyanın hiçbir yerinde bunun gibi bir şey duyamazsınız, eminim. Kent bir tür tepeye oturuyordu, yangın da oradan ta gemilere kadar geliyordu, insanların kordon boyuna inecekleri tek yol buydu. Çoğu suya atlayıp intihar ediyordu. Durum buydu işte.” (Dobkin, 2012, s. 425).

LAZARETTO

Lazarettolar, 15. yüzyılda ortaya çıkan salgın hastalıklarla mücadele için kurulan hastanelerdir. Bu yapılar aynı zamanda karantina uygulaması için de kullanılmaktadır. 

İzmir Yahudi Lazarettosu, 19. yüzyılın başlarında “Osbia” adında Hollanda asıllı bir kadından satın alınan Kortejonun, Yahudi Cemaati’ne bağışlanması sonrası kurulmuştur. 1841’de gerçekleşen büyük yangında hasar gören Lazaretto’nun yerine, Baron Lionel de Rothschild, M. Montefiore ve A. Cremioux gibi Yahudi öndegelenlerinin yardımları ile 300 odalı daha büyük bir Lazaretto ve Yahudihane inşa edilmiştir. Orta ve Doğu Avrupa ile Rusya’dan, 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan göçler ile İzmir’de Yahudi nüfusu artmıştır. Bu süreçte Yahudihane ve Lazaretto, kente gelen göçmenler için barınma alanı olarak kullanılmıştır. 1922 Büyük İzmir Yangını’nda da hasar gören yapının, Yahudi Cemaatine ait 1926 tarihli kira kontratında, İstiklal Mahallesi Dikilitaş 19 numara adresinde olduğu görülmektedir (Bora, 2016, s. 66-76). 

Cumhuriyet döneminde, farklı işlevler gören Lazaretto alanı, yerleşim yeri vasfını zamanla kaybetmiştir. Yıllar içinde kundura atölyeleri, kolonya imalathaneleri, depo ve otopark olarak da kullanım görmüştür. 1997 yılında kamulaştırmalar ile İzmir Agorası Arkeolojik Alanı içine dâhil edilir, 2005 ile 2010 yılları arasında gerçekleştirilen yıkım faaliyetleri ile alan tamamen açılmış olunur. Günümüzde İzmir Agorası Arkeolojik alanı içinde kalan ve Lazaretto arazisinin de bulunduğu alanda gerçekleştirilen kazı çalışmalarında, Roma Dönemi’ne tarihlenen kentin meclis binası olan Bouleuterion yapısı açığa çıkartılmıştır (Ersoy, 2010, s. 133-150).

HAHAMHANE, YEŞİVA (HAHAMBAŞILIK BİNASI)

Konak ilçesi İkiçeşmelik mevki ile Kemeraltı arasında 920 ile 922 numaralı sokakların kesiminde, 7378 ada 11 parselde yer alan mekân, 19. yüzyılda inşa edilmiş ve uzun yıllar İzmir Yahudileri’nin Hahamhanesi ve Yeşiva olarak kullanılmıştır. 

Yüksek duvarlarla çevrili bir bahçenin içinde yer alan tek katlı yapıya yedi basamak ile çıkılmaktadır. Bodrum ve Zemin kattan oluşan yapının iki girişi bulunmaktadır. Ana mekânda hole açılan dört oda vardır. Yan giriş ise daha küçük bir mekâna açılır, bu mekânda da ana kısma geçişi sağlayan bir kapı bulunmaktadır. Yapının arka kısmındaki sonradan kapatılan kapı ise Yahudi cemaatine ait dükkânlara geçişi sağlamaktadır. İzmir’de günümüze kadar özgün mimarisiyle ulaşabilen tek Yeşiva binasıdır (Zeren, 2010, 222-223).

Yahudi gençlere eğitim veren Hahamlık merkezi ve İzmir Yahudileri’nin dini evlilik gibi birçok konuda başvurdukları önemli ve kutsal bir yerdir. Hahambaşılık ve Yeşiva olarak işlev gördüğü dönemde, İspanya’dan gelmiş olan Sefarad Yahudileri’nin kullandığı Ladino dilinde yazılmış tarihsel değere sahip birçok kitap ve belge de muhafaza edilmektedir. 1999 yılında yapının sağlıksız ve güvenliksiz koşullarından dolayı kitap ve belgeler, Karataş Hastanesi’nde tesis edilen bir depoya kaldırılmıştır (Zeren, 2010, 222-223).

Günümüzde, Hahamhane’nin cephe mimarisi ayakta olmasına karşın, çatısı tamamen çökmüş ve birçok duvar da yıkılmıştır. Yer yer çökmeler mevcut olsa da yapının zemini halen ayaktadır. Restore edilmeye muhtaç olan yapı yok olmayla karşı karşıyadır. Hahambaşılık binasının ve bulunduğu arazinin mülkiyetine dair açılan davalarda, arsa mülkiyetinin hazineye, büyük ölçüde yıkılmış olan binanın ise Yahudi Cemaatine devredilmesi, binanın kurtarılmasını olanaksız hale getirmiştir. İzmir Musevi Cemaati Vakfı’nın AİHM nezdinde dava açarak yürüttüğü hukuk mücadelesi karşılığını bularak kabul edilmiştir ve karar aşamasına gelmiş olan davadan sonuç beklenmektedir (Güleryüz, 2018, s. 122).

FRENK SOKAĞI (RUE DE FRANK)

Charles E. Goad’ın 1905 yılında çizdiği, İzmir Yangın Sigorta Planı’nda bir kısmını okuyabildiğimiz Frank Caddesi’nin güney ucundaki başlangıç noktası, aşağı yukarı günümüzdeki Mimar Kemalettin Caddesi’nin Gazi Osman Paşa Bulvarı’yla birleştiği yerdir. Bu alan 19. yüzyılda Büyük Vezir Han ve Çakı Bedesteni’nin arasına denk gelmektedir. Frank Caddesi’nin kuzey ucu, Punta burnu ve yaklaşık olarak günümüzdeki Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin sonudur. Var olduğu dönemde kentin ana arteri olma özelliğine de sahip olan “Rue de Frank” dört caddenin birleşmesi ile oluşmuştur. Güneyden başlayarak kuzeye doğru Büyük Vezir Hanı’ndan, Aya Fotini Kilisesi’nin önündeki kıvrıma kadar devam eden ilk kısım Mahmudiye Caddesi’dir. Aya Fotini Kilisesi’nden, günümüzde Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü ile Cumhuriyet Kız Meslek Lisesi (Olgunlaşma Enstitüsü) arasında, 1377 Sokak ile Mustafa Münir Birsel Sokağın birleşim noktası civarında, 1922 yangınından önce yer alan, Fasula Meydanı’na kadar olan kısım ise Sultaniye Caddesi’dir. Fasula Meydanı’nın devamında güzergâh kuzeye ve kuzeydoğu yönünde devam ederek sırasıyla, Mesudiye Caddesi ve Teşrifiye Caddesi’ne bağlanmaktadır. Günümüzde bu güzergâhın izi muhtemelen, 1383 sokak ve kesişimindeki Talat Paşa Bulvarı’nın Kıbrıs Şehitleri Caddesi başlangıcına kadar devam eden bölümünden okunabilir. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nden Punta Burnu’na doğru denize dik olarak devam eden son bölüm ise Mesudiye Caddesi olarak adlandırılmaktadır.

Kente gelen pekçok gezginin hatıralarında aktardığı “Rue de Frank”, yüzyıllar boyunca İzmir’i simgeleyen en önemli alandır. Frenk Sokağı, kente özgü bir mimari yapı olan Frenkhaneler (Verhane, Ferhane), okullar, dini yapılar, bankalar ve her çeşit ticarethane ile İzmir’de günlük yaşamın merkezinde yer almaktadır. Frenk Sokağı dönem dönem yapılan kıyı dolguları ile deniz kıyısından uzaklaşmıştır. Kıyı dolgusu çalışmaları 17. yüzyılın sonlarında başlar; kenti ziyarete gelen Botanikçi George Wheler’in çiziminde Frenk Caddesi kıyıya yakındır (Wheler, 1682). İlk dolgunun ortaya çıktığı yıllarda Punta ile Bella Vista (Gündoğdu meydanı civarı) arası, Fasula Meydanı’na kadar olan rıhtım kısmı bir iç yola dönüşecektir (Atay, 2014, s. 175). 1869 ile 1876 yılları arası gerçekleştirilen Rıhtım dolgusu ile Frenk Caddesi kıyıdan daha da uzaklaşırken kıyı şeridi ile cadde arasında yeni parseller oluşmuştur (Kütükoğlu, 2000, s. 214).

Dolgu çalışmaları sonunda kıyıya paralel diğer bir yolun yapılması ile meydana gelen, yaklaşık 10 metre genişliğe, 170 metre uzunluğa ulaşan ticaret ve depolama amaçlı yeni yapılar ortaya çıkmıştır. Frenkhane veya ferhane denilen bu yapı çeşidi yer yer, hem ticarethane hem de yaşam alanı olarak kullanılmaktadır. Özellikle Mesudiye ve Sultaniye Caddelerinin deniz yönünde Rıhtım’a doğru yoğunlaşmış olan mekanlar, İzmir’li Levantenlere ve varlıklı Rum Ermeni kökenli tüccarlara aittirler. 1922 Büyük Yangını’nda ortadan kalkan mekânlardan günümüze az sayıda örnek ulaşmıştır. Günümüzde, Pasaport civarında yeralan Şehit Fethibey Caddesi üzerinde 1349 Sokakta bulunan bir mekân otopark olarak kullanımaktadır, bu mekân uygun bir örnek sayılmasa da plana dair fikir verebilmektedir (Beyru, 2011, s. 177). 

1922 Büyük İzmir Yangını ile kent merkezinin büyük kısmı yok olmuştur. Rum ve Ermeni Mahalleleri’nin yanı sıra Frenk Caddesi’nin de büyük bölümü yıkılmıştır. Kentin ticaret mekezi sayılabilecek olan Büyük Vezir Han ve Fasula Meydanı arası tamamen yok olmuştur. Bu alanda bulunun ve bir dönem kentin simgelerinden biri olan Aya Fotini Kilisesi de yıkımdan kurtulamamıştır. 1658 yılında inşa edilen kilise o dönem kıyı dolgusu bulunmadığı kıyı şeridinde konumlanmıştır; 1688 depreminde yıkım gören yapı, 1690’da yeniden yapılmıştır. İlerleyen yıllarda Metropolit ilan edilen kilise, bölgede yaşayan Rum Ortodoksların merkezi ve İzmir’de yaşayan Rumların sembolü haline gelir. Zamanla kıyının doldurulması sonucu içeride kalan kiliseye, 1856 yılında İsa’nın çarmıha gerildiği yaşı simgeleyen 33 metre yüksekliğinde olan çan kulesi eklenir. O dönem İzmir’in en yüksek yapısı olan anıtsal çan kulesine, 1892 yılında büyük bir saat eklenmiştir. 1922 Büyük Yangını’ndan kurtulamayan Kilise ve Katedral kompleksinin bulunduğu alan, günümüze yaklaşık olarak, Halit Ziya Bulvarı, 7489 ve 988 nolu yapı adaların üzerine denk gelmektedir.

ECZA-İ TIBBİYE VE KİMYEVİYE TİCARETHANESİ VE DEPOSU (G. MORAİTİS PHARMACIEN DROGUERİ MEDİCİNALE)

Osmanlı döneminde, eczacılık faaliyetleri açısından dünyaca ünlü isimlerden biri olan Rum eczacı M.Georges Moraïtis’in ilk dükkânı “Pharmacie G. Moraïtis” adıyla, Frenk Caddesi üzerinde bulunan Aya Fotini Kavaşağı’nda bir handa açılmıştır. Eczacı Moraïtis, İstanbul’da kurulmuş olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne okulunu 1895 yılında bitirmiş ve İzmir’e yerleşerek Gureba-i Müslimin Hastanesi’nde “başeczacı” olarak çalışmıştır.

Bir yıla yakın, “başeczacı” görevini yerine getiren Moraïtis, kendi dükkânını kurmak için 1879 yılı Nisan ayında hastaneden ayrılmıştır (Yentürk ve Yentürk, 2003). 1900 yılında bu dükkâna ek olarak birde ecza laboratuarı kuran Moraïtis, bu alanda birçok ödül almasını sağlayacak kaliteli tıbbi malzeler üretmeye başlamıştır. 1900 yılında gerçekleşen Paris ve Marsilya Sergileri’nde altın madalya alan Moraïtis, 1901’de Nice’de büyük ödül, 1902’de onur ödülü ve altın madalya almıştır. Bu başarılarının yanısıra, otoriteler arasında görülmeye başlanan Moraïtis, 1901 Lyon Sergisi’nde ve 1902 Londra Sergisi’nde jüri üyeliği de yapmıştır. Elde ettiği bu uluslararası ün ecza deposunu ve laboratuarını daha tanınır hale getirir. Sipariş ve üretim seviyesi artan işletmeye ilerleyen yıllarda yeni işletmeler eklenmiştir. 1903 yılında “Droguerie Central d’Asie Mineur” adı ile yeni bir depo kurarak tüm bölgenin kendi alanında en büyük merkezini açmıştır (Yentürk ve Yentürk, 2003).

Açılan yeni işletmelerin de artan talebi karşılayamayacak duruma gelmesi ile 1908 yılında merkezi bir tesis olarak Frenk Caddesi’ndeki eski Crédit Lyonnais Bankası’nın binasına taşınır. Yeni işletme binası ve laboratuar, “Ecza-i Tıbbiye ve Kimyeviye Ticarethanesi ve Deposu, Drogueri Medicinale G. Moraïtis PHARMACIEN” adı ile Frenk Caddesi No:59, 60, 61 adresinde açılmıştır (Sandalcı, 1997, s. 140-141). İki katlı büyük binada, 120 kadın ve erkek personelin yanı sıra 12-15 arası eczacı ve kimyager çalışmaktadır. Birinci katta, hasta bekleme salonu, tıbbi kabinler, ortopedik korse ve kemer satış alanı ile arşiv muhasebe ve muamelat servislerinden oluşan idari bölüm bulunmaktadır. Laboratuarlar, sterilizasyon ve distilasyon kısımları, tentür ve sıvı ekstreleri ile komprime tabletlerin üretildiği bölümler ikinci katta yer almaktadır. Laboratuvarın bu alanlar haricinde bir de yemekhanesi bulunmaktadır (Yentürk ve Yentürk, 2003). 1922 Büyük Yangını’ndan önce bu büyük kompleks yapı, günümüzde muhtemelen Halit Ziya Bulvarı ile Vali Kazım Dirik Caddesi’nin kesiştiği alanda 996 numaralı yapı adası civarında bulunmaktadır.

Eczacı Moraïtis, 1922 Büyük Yangın felaketi ile İzmir’deki tüm varlığını kaybetmiştir. Laboratuvarlarının ve deposunun bulunduğu üretim merkezi yangından kurtulamamıştır. Bu olay sonrasında İzmir’den ayrılarak Mısır’a yerleşen Moraïtis, İskenderiye şehrinde “Establissements Pharmaceutique G. Moraïtis&Cie.” adıyla yeni bir laboratuar kurar ve meslek hayatına bu şehirde devam etmiştir

İZMİR MEVLEVİHANESİ

İzmir Mevlevihanesi Dergâhı, Osmanlı İmparatorluğunun bitişine ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşuna şahitlik etmiş; sadece tasavvuf merkezi olarak değil, Neyzen Tevfik’in hamurunun yoğrulduğu, Rakım Erkutlu gibi bir üstadın yetiştiği mekan olarak bir musiki ocağı işlevi görmüştür (Üzel, 2018, s. 7). Mevlevîhâne müdâvimleri arasında Şair Eşref, Takadizâde Şekip Bey, Tevfik Nevzad, Abdülhalim Mahmud, Bıçakçızâde Hakkı gibi çoğu sürgün olarak İzmir’de bulunan edebiyat ve mûsikî dünyasının sanatkârları vardır (Demirci, 2013). İzmir Mevlevihanesi, Dibekbaşı’nda, Körfez’e bakan bir mevkide inşa edilir ve resmi kuruluş tarihi 19 Haziran 1850 olarak kabul edilmektedir. Mevlevihânenin kurucu şeyhi Halil Âkif Dede’dir (1803-1888). İzmir Mevlevîhânesi, 1850-1925 yılları arasında, varlığını 75 sene sürdürdüğü saptanmaktadır (Üzel, 2018). 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilerek, 13 Aralık 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanıp yürürlüğe giren 677 sayılı Kanun ile Tekke, Zaviyelerin ve türbelerin kapanmasından sonra, zamanla dergâh harâbe haline gelmiş, bölgenin eski sakinleri yavaş yavaş buraları terk etmeye başlayınca, şahsî mülk olduğu anlaşılan tekke ve emlâkı, vârisler tarafından İzmirli tütün tüccarı Şeref Remzi Reyent’e satılmıştır (Demirci, 2013). Geçmişte Mevlevihane’nin bulunduğu yer olarak bilinen, Konak 806 ile 803 sokak kesişiminde, 1802 ada 166 parseldeki Süvari mezarlığı olarak bilinen alanda, “Şehidler mekânı” yazısına rastlanmaktadır. Kimi araştırmacılar İzmir Mevlevihanesini bir müze olarak ayağa kaldırmak gerektiğini, bu mekânı bir Tasavvuf Musikisi ve Araştırmaları Merkezi’ne dönüştürmek gerektiğini düşünmektedirler (Demirkol, 2008).

 

KAYNAKÇA

Abbasoğlu, H. (1999) Anadolu’da Antik Çağ’da Konut, Tarihten Günümüze Anadolu’da Konut ve Yerleşme, s.395-404, Yay. Haz. Sey, Y., Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul

Aktepe, M. (1971). İzmir Hanları ve Çarşıları Hakkında Bir Araştırma. Tarih Dergisi (25), 106-154.

Atay, Ç. (2003). “Kapanan Kapılar” İzmir Hanları. İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Kent Kitaplığı Dizisi: 44, İzmir.

Atay, Çınar (2014) “İzmir 1900” ESİAD yayını, Arkadaş Matbaacılık, İzmir

Beyru, Rauf (2005) 19. Yüzyılda İzmir’de Sağlık Sorunları ve Yaşam, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, No 49

Beyru, Rauf (2011) 19. Yüzyılda İzmir Kenti, Literatür yayınları, İzmir

Bora, Siren (2016) Hahambaşı HayimPalaçi (1788-1868) ve İzmir Yahudileri. İzmir Büyükşehir Belediyesi APİKAM. No:111 Eylül 2016. Sf.66-76.

Bora, Siren (2017) SMYRNA/İZMİR Kazı ve Araştırmaları II 2017, İzmir’de Yahudi Mezarlıkları, Tarihçe, Kitabeler ve SmyrnaAgorası’nda Yer Alan Yahudi Mezar Taşları.

Demirci, Mehmet (2013) İzmir Mevlevihanesi, Kubbealtı Mecmuası, Sayı 167. 

Demirkol, Nihat (2008) İzmir Mevlevihanesi. İzmir Tarih ve Toplum Dergisi, Sayı 2. Şenocak Yayınları

DOA, DH. İ. UM 19-16/1.10.13 Zilkade 1337/10.

DOA, DH. İD. 162-2/146

Erdinç, Cengiz (2014) Damgalı Mahalleler, Al Jazeera Türk Dergi’sinin ‘Türkiye’nin Şehirleri’ Sayısı

Erginer, G. Elif (2013) 23. Müze Çalışmaları Ve Kurtarma Kazıları Sempozyumu 04 – 07 Mayıs 2014 Mardin, Konak Tünelleri Kurtarma Kazısı, s. 83-90.

Erkan, Gökhan Hüseyin; Avar, Adile Arslan (2017) “Kamu Hukuku ile Özel Hukuku Çatıştıran Protokole-Bağlı Planlama: ‘İzmir Basmane Dünya Ticaret Merkezi’ Vakası.” Planlama 2017;27(2):152–168. https://www.journalagent.com/planlama/pdfs/PLAN-80774-RESEARCH_ARTICLE-ERKAN.pdf

Ersoy, Akın (2010), Burak YOLAÇAN, Gözde ŞAKAR 2009 Yılı Smyrna Antik Kenti Kazısı, T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü 32. KAZI SONUÇLARI TOPLANTISI 2. CİLT. İstanbul. Sf. 133-150.

Geordelın, Hervé (2008) “Smyrna’nın Sonu, İzmirdeKozmopolitizmden Milliyetçiliğe”, Bir Zamanlar Yayıncılık, Aralık, İstanbul.

Goad, Charles E. Plan d’assurance de Smyrne (Smyrna) :Turquie : plan, index. Londres : C. E. Goad, 1905.

Güleryüz, Naim Avigdor (2018) Tarih Boyunca Tarkya ve Anadolu’da Yahudi Yerleşim Yerleri Cilt II. Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş. İstanbul. s.122

Hovannisian, Richard G. (2018) Tarihi Ketler ve Ermeniler İzmir, Aras Yayıncılık, İstanbul

Kayın, E. (2000). İzmir Oteler Tarihi. İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayıncılık ve Tanıtım Hizmetleri Tic. San. A.Ş. Kent Kitaplığı Dizisi: 4

Kent Konak Dergisi, 2017, s. 9

Kharation, Albert (2018) Ortaçağ’dan Tanzimat Dönemi’ne Kadar İzmir ve Ege’deki Ermeniler, Tarihi Ketler ve Ermeniler İzmir, Aras Yayıncılık, İstanbul 2018. Sf.65-109

Kütükoğlu, M. S. (2000) İzmir Tarihinden Kesitler, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı No. 1, Sf. 203.

Levi, Eti Akyüz ve Şerife Karadallı (2019) Tarihi Yapı Koruma Sınıflandırmalarındaki Değişimin Uygulamalar Üzerinden İrdelenmesi, Mimarlık, Planlama ve Tasarım Alanında Yeni Ufuklar, Gece Akademi Yayınları

İzmir Belediye Meclisi Tutanağı 1-27 Ekim 1952 Mutat ve 26 Kasım 1952 Olağanüstü Toplantılarına ait Tutanakları, s. 226-228;233-240 APİKAM arşivi.

İzmir Belediyesi Meclisi Tutanağı 18.6.1952 6. dönem 9. Toplantı Karar Tutanakları, sf. 301-305, APİKAM arşivi.

Maranci, Christina (2018) İzmir’in Ermeni Yapıları ve Dokumacılık Sanatı, Tarihi Ketler ve Ermeniler İzmir, Aras Yayıncılık, İstanbul

Mildanoğlu, Zakarya (2012) Gâvur İzmir’in Ermenileri, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/3319/gvur-izmirin-ermenileri

Mildanoğlu, Zakarya (2017) İzmir Ermenileri, Aras Yayıncılık İstanbul

Nahum, Henri (2000) İzmir Yahudileri, İletişim Yayınları

Sami, Cevat; Hüsnü, Hüseyin (2000) İzmir 1905, Yayına Hazırlayan; Erkan SERÇE, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları

Sandalcı, Mert (1997) Belgelerle Türk Eczacılığı (1840-1948) Gülnur ve Mert SANDALCI Kolleksiyonu Cilt 1, Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı, İSTANBUL 1997. S. 140-141.

Scherzer, Karl Von (2001) İZMİR 1873, (çev İlhan PINAR), İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, İzmir

Simes, Andrew (2010) Churches of Smyrna, Levantine Heritage, http://www.levantineheritage.com/data10.htm

Torkomyan, Vahram H. (1900) 11 Mart 1900 tarihli Masis Dergisi’nde yayınlanan makalesi. http://ermenikulturu.com/izmir-ermeni-hastanesi/

Üzel, Mustafa (2018) İzmir Mevlevihanesi: Bir Şehrin Rindanesi. HTC Ofset Matbaa Yay. San. Dış Tic. Ltd. Şti. Ankara

Yarman, Arsen (2001) Osmanlı Sağlık Hizmetlerinde Ermeniler ve SurpPirgiç Ermeni Hastanesi Tarihi, Ana Basım Yayın, İstanbul

Yentürk, Aybala ve NezatYentürk (2003) Eczahane-İ YorgakiMorayeti: M. George Moraïtis’in İzmir’de 25 yılı. İZMİR KENT KÜLTÜRÜ DERGİSİ SAYI:6, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, İZMİR Mart 2003 s.242-248.

Zeren, Mina Taraç (2010) İzmir’de Sefarad Mimarisi ve Sinagogları, Yalın Yayıncılık

Wheler, George (1682) A JourneyintoGreece… InCompany of DrSpon of Lyons. InsixBooks. Containing I, II, III, IV, V, VI, Londra, William Cademan, Robert KettlewellandAwnsham Churchill, 1682.