Yerel seçimlere çok az bir süre kaldı. [1] Yerel seçim gündemi henüz genel siyasetin gölgesinde kalmış görünüyor. Fakat ister en küçük mahalle biriminde ister belediyelerde ister köylerde ister il genel meclislerinde olsun yerel yöneticileri (ve adayları) seçim sürecinde ve seçim sonrasında önemli bir gündem maddesi bekliyor: Suriyeli mülteciler ya da ulusal mevzuatın verdiği statüyle sığınmacılar.[2]

Neden mi? İki temel nedeni var, (1) Beş yılı aşkın bir süredir, Suriyeli mülteciler artık kamplarda değil, şehir merkezlerinde hayatta kalma ve kendilerine gelecek oluşturma mücadelesi veriyorlar. Tam da bu nedenle Suriyeli mültecilerin sorunları artık sadece sınırdan geçişlerin kontrolü ve kayıt altına alınması ya da belirlenen bir alanda temel hizmetlerin sunulması ile sınırlı değil sadece. Barınma, çalışma, eğitime erişme, sosyal yardım ve uyum sürecine destek gibi hizmetler, en önemli ihtiyaçlar olarak öne çıkmakta. Bu doğrultuda, sorunlar “kentsel” ve “yerel” bir boyut kazanmış durumda; (2) Mültecilerin ihtiyaç ve talepleri, kentsel ve yerel bir boyut kazanmasına karşın, ilgili politikaların geliştirilmesi ve yürütülmesinde tüm yetki ve sorumluluk merkezi yönetimde toplanmakta. Diğer bir deyişle, mültecilerin sorunları yerel yönetimlerin hizmet alanlarına doğru genişlemişken, belediyelerin ya da diğer yerel yönetimlerin bu alanda hiçbir yetki ve sorumluluğu tanımlanmış değil. Peki, yasal bir yetki ve sorumluluk yokken, yerel yönetimler bu taleplere nasıl yanıt veriyor ya da veriyor mu? Bu talepler nasıl karşılanıyor?

Suriyeli Mülteciler ve Kentsel-Yerel Boyut

2011’de Suriye’de patlak veren iç savaşın ardından 6 milyondan fazla Suriyeli ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar (UNHCR, 2018). Suriyelilerin en yoğun olarak göç ettikleri ülkelerin başında Türkiye gelmekte.

Türkiye’ye giriş yapan Suriyeli sayısı, 2018 sonu itibariyle 3,5 milyona ulaştı. Söz konusu 3,5 milyon Suriyelinin yalnızca 143 bin 452’si 8 ilde kurulu 13 geçici barınma merkezinde yaşamakta. Geriye kalan 3 milyon 479 bin Suriyeli, yani Suriyeli mültecilerin % 96’sı ise özellikle büyükşehirlerde olmak üzere kentlerde ve hatta kent merkezlerinde hayatta kalmaya çalışıyorlar (Göç İdaresi, 2019). Bir başka deyişle, Suriyelilerin göç ettiği diğer komşu ülkelerde (Lübnan, Ürdün, Irak, vb.) olduğu gibi, son yıllarda barınma merkezlerindeki Suriyeli sayısı sabit kalmış ve kentlerdeki Suriyeli nüfusu gün geçtikçe artmaktadır.

Suriyelilerin Türkiye’de yaşadıkları illere göre dağılımına bakıldığında, sayısal olarak en fazla Suriyeli nüfusunun İstanbul’da olduğu görülebilir (557.736). İstanbul’u, Şanlıurfa, Hatay ve Gaziantep illeri izliyor (Göç İdaresi, 2019). Ancak buraya bir parantez açmakta fayda var. Şehirlerin tüm nüfusuna oranlayarak bakıldığında Kilis, Gaziantep gibi sınır illerinde büyük bir yoğunlaşma olduğu gözlemlenebilir. Bu nedenle gerek sınır şehirlerinde, gerekse özellikle iş bulma umuduyla Suriyelilerin yerleşmeyi tercih ettiği İstanbul gibi büyükşehirlerde, mültecilerin yerel–kentsel hizmetlere ilişkin talepleri gün geçtikçe artmaktadır.

Geçici Koruma Rejimi ve Sığınmacılık Statüsünün Sorunları

Suriyelilerin Türkiye’deki yaşam koşullarının en genel çerçevesini, yasal statüleri belirliyor. Şöyle ki Suriyeliler, 2014 yılında çıkarılan Geçici Koruma Yönetmeliği’nin Geçici 1. maddesi çerçevesinde “geçici koruma” rejimine tabiidir (RG 22.10.2014/29153):

“28/04/2011 tarihinden itibaren Suriye Arap Cumhuriyeti’nde meydana gelen olaylar sebebiyle geçici koruma amacıyla Suriye Arap Cumhuriyeti’nden kitlesel veya bireysel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen Suriye Arap Cumhuriyeti vatandaşları ile vatansızlar ve mülteciler, uluslararası koruma başvurusunda bulunmuş olsalar dahi geçici koruma altına alınırlar. Geçici korumanın uygulandığı süre içinde, bireysel uluslararası koruma başvuruları işleme konulmaz.”

Geçici koruma bu coğrafyada icat edilmiş bir kavram değil, geçici koruma rejimi uluslararası hukukta tanımlandığı gibi ulusal mevzuata girmiştir. Buna göre geçici koruma özellikle kitlesel göç durumlarına özgü olarak uygulanmak üzere “AB üyesi olmayan ülkelerden gelen ve menşe ülkelerine geri dönemeyen ve derhal ve geçici koruma sağlayan” olağanüstü bir durum olarak tanımlanmıştır (COUNCIL DIRECTIVE 2001/55/EC).

Suriyelilerin, Türkiye’de de geçici koruma rejimine tabi tutulmalarında uluslararası ve ulusal hukuk açısından ilk bakışta bir sorun görünmemektedir. Bu statü ile Suriyelilere ya üçüncü ülkelere göç etmek ya da evlerine dönmek şeklinde iki seçenek tanınmıştır. Diğer bir deyişle Türkiye’deki Suriyeliler “geçici koruma” rejimi altındayken ulusal mevzuata göre mültecilik başvurusunda bulunamıyorlar. Aslında bu, biraz da Türkiye’nin 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme ve ekli 1967 tarihli Protokol karşısında aldığı pozisyondan ileri gelmektedir. Ankara adı geçen belgelerde başından beri coğrafi kısıt uygulamakta ısrarcı olmuş ve “sadece Avrupa’dan Türkiye’ye gelecek kişilere” mültecilik statüsü vermeyi taahhüt etmiştir. Sözleşme ve Ekli Protokole dayanarak düzenlenen ulusal mevzuatta, mültecilik şöyle tanımlanır:

“MADDE 61–(1) Avrupa ülkelerinde meydana gelen olaylar nedeniyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancıya veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişiye statü belirleme işlemleri sonrasında mülteci statüsü verilir.”

Ne var ki Suriyeliler, Avrupa’dan gelmedikleri için mülteci statüsüne geçememektedir. Peki, geçici koruma rejimine tabi olarak kalmanın bir sakıncası var mı?

Elbette var. İlk göçün başladığı tarihten bu yana şimdiden 8 yıl geçmiş durumda. Oysa geçici koruma statüsü isminden de anlaşılacağı üzere kalıcı çözümler için bir zemin oluşturmamakta. Geçicilik üzerine kurulu bir statü olması itibariyle mültecilere yönelik hizmetler, acil durum yönetimiyle sınırlandırılmıştır. Nitekim 2011’de başlayan çatışmalardan kaçarak Türkiye’ye sığınan Suriyelilere 2014 yılına kadar kamplarda temel hizmetlerin verilmesine çalışılmış ve tüm bu süreç AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı) tarafından koordine edilmiştir. Oysaki yerinden edilen Suriyelilerin kısa dönemde ve topyekün geri dönemeyeceği gittikçe aşikar bir hal almaya başlamıştır. Bu bağlamda acil durum yönetimi dışında kalıcı bir “göç politikası ve yönetimi”nin oluşturulması gerekliliği kısa zamanda ortaya çıkmıştır. 2014’de yönetmeliğin çıkarılması ve Göç İdaresinin kurulması bu sürecin bir yansıması olarak görülebilir. Ancak maalesef bu yönetmeliğin, Suriyeliler özelinde gittikçe belirginleşen sorunlar açısından hak temelli ve kalıcı bir göç ve mülteci politikası için yeterli olduğu söylenemez.

Kısaca belirtmek gerekirse, geçici koruma rejimi, geçicilik niteliğinin bir sonucu olarak, bir yandan mültecilerin uluslararası hukukun kabul ettiği haklarını talep etmelerinin önünü kesmekte ve hayat kurmalarını zorlaştırmaktadır. Öte yandan bu statü, gittikçe büyüyen yönetimsel sorunlara ve toplumsal gerginliklere yanıt olmaktan çok uzaktır.

Göç Politikası ve Yönetiminde Tek Yetkili Merkezi Yönetim

Suriyeli mültecilere verilecek hizmetlerin koordinasyonunda kurumsal yetki ve sorumluluk dağılımına bakıldığında, daha önce de değinildiği gibi, ilk aşamada AFAD koordinatör olarak belirlenmiş, ancak AFAD’ın yetki alanı da kamplarla sınırlandırılmıştır. 2014 yılında çıkarılan Geçici Koruma Yönetmeliğinde, AFAD yine kamplar için koordinatör kuruluş olarak tanımlanırken Yönetmelik dahilinde geçici koruma statüsündeki kişilere verilecek hizmetler başlığı altında sunulan sağlık, eğitim, çalışma gibi çeşitli alanlarda yetkili merciler ilgili bakanlıklar ve kamu kurum ve kuruluşları olarak belirtilmiştir (Geçici Koruma Yönetmeliği, 2014/md 26-32). 2016 yılında kabul edilen 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (RG 11.4.2013/28615) ile Göç İdaresi Genel Müdürlüğü kurulmuş ve 2018 tarihli Geçici Koruma Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’le koordinatör kuruluş Göç İdaresi Genel Müdürlüğü olarak tanınmıştır.

Özetlersek, gerek 6458 sayılı Kanun’da, gerekse diğer ikincil mevzuatta mültecilere yönelik temel hizmetlerin verilmesi bakanlık ve ilgili kamu kurumlarının yetki ve sorumluluğuna verilmiştir. Yerel yönetimler ise diğer sivil toplum kuruluşları ile birlikte işbirliği yapılabilecek kurumlar arasında sayılmıştır. 6458 sayılı Kanun’da “uyum” başlıklı maddede (md 96)[3] yerel yönetimlere atıfta bulunulmuş, 2014 tarihli Geçici Koruma Yönetmeliği’nde ise yerel yönetimlere tek bir atıf bile yapılmamıştır. Kısacası göçle ilgili düzenlemelerde tek yetkili, merkezi yönetim ve ilgili birimleridir.

İl Özel İdare, Belediye Kanunu ya da Köy Kanunu’na baktığımızda ise görev ve sorumluluk alanlarında göç, sığınmacılık, mültecilik ile ilgili herhangi bir düzenlemeye yer verilmediği görülmektedir. Dahası söz konusu düzenlemelerde birtakım kısıtlamaların var olduğu da görülebilir.

Göze çarpan ilk kısıtlama, yerel yönetimlerin hizmet alanlarına ilişkin düzenlemelerde belediye hizmetlerinin “vatandaşlık” bağı üzerinden kurulmasıdır. 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun (RG 13.07.2015/25874) belediyenin görev ve sorumluluklarını düzenleyen 14. Maddesinde belediye hizmetlerinin “vatandaşlara en yakın yerlerde ve en uygun yöntemlerle sunulması” esastır. Bu madde, belediye hizmetlerinin vatandaşlık bağı bulunmayan Suriyelilere sunulmasının önünde bir engel oluşturmaktadır.

İkinci kısıt ise belediyelerin mali yapılarına ilişkin çerçeveden kaynaklanmaktadır. Belediye gelirleri iki çeşittir: genel bütçe gelirlerinden ayrılan paylar (5779 sayılı İl Özel İdareleri ve Belediyelere Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkında Kanun RG 15.07.2008/26937) ve belediye gelirleri (2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu, RG 29.05.1981/17354). Belediyelere genel bütçeden ayrılan pay nüfus esaslı olmak üzere hesaplanmakta ve mülteciler bu hesaba katılmamaktadır. Dolayısıyla, özellikle yüksek sayıda mültecinin yaşadığı belediyelerde, hizmet taleplerinde artış meydana gelirken genel bütçe gelirlerinden kendilerine aktarılan payda eşdeğer bir artış gerçekleşmemektedir.

Uygulamada Belediyeler Yereldeki “Devlet”

Mevzuat Suriyelilere dair politika geliştirme ve yürütülmesinde yerel yönetimlere yer vermese de, uygulamada durum farklıdır. İstanbul’da 4 ilçe belediyesinde yaptığımız görüşmeler kapsamında belediye yöneticileri/çalışanları, Suriyelilerin yaşadıkları ilçelerde en yakın devlet kurumu olarak belediyeleri benimsediklerini ve telefonla arayarak ya da doğrudan belediyeye gelerek kendileriyle iletişim kurduklarını belirtmektedir. Peki, hem yasal hem mali engeller bulunmasına karşın, söz konusu taleplere belediyeler nasıl yanıt verebilir?

Öncelikle mültecilerle ilgili hizmetlerde yerel yönetimlerin rolü ve katkısı yasal olarak tanımlanmadığından ortak bir yanıt ya da hareketten bahsetmek mümkün değil. Diğer yandan belediyelerin, yerel siyasetin içindeki iktidar yapıları olarak, kentsel ve yerel nitelikli olsun olmasın gelen taleplere yanıt vermeme gibi bir olanaklarının olmadıkları da özellikle mültecilerle yaşanan deneyimlerde iyice ortaya çıkmıştır. Tam tersine belediyeler, kendi yasal, mali, kurumsal kapasiteleri kapsamında tüm taleplere yanıt vermeye çalışmaktadırlar. Soru, biraz şu yöne çekilebilir: Yetki ve sorumluluk yokken belediyeler nasıl yanıt verebiliyor?

Yasal ve Mali Sorunları Aşma Yolları

Yaptığımız yüz yüze mülakatlardan (İstanbul’da Kadıköy, Şişli, Esenyurt, Sultanbeyli ve Bağcılar İlçe Belediyeleri ile yarı yapılandırılmış mülakat, 2016-2017) ve ilgili alan araştırmalarından gördüğümüz kadarıyla,[4] belediyelerin Suriyelilere yönelik sundukları ortak hizmetler arasında iletişim merkezlerinin kurulması ve sosyal yardımlar sayılabilir. Belediyelerin, bu ve bunlar dışındaki hizmetleri sunmak ve hizmetleri sunarken yasal ve mali kısıtları aşmak üzere üç farklı yöntem geliştirdiklerini gördük.[5]

  • Mevzuatın Dolaylı Yorumu

Resmi olarak kayıt edilsin ya da edilmesin, Suriyelilere verilen hizmetler için ne göçle ilgili mevzuatta ne de yerel yönetimlerle ilgili mevzuatta yasal bir dayanak bulunmamakta. Belediyeler, mevzuatı dolaylı olarak yorumlayarak bu yasal dayanağı bulmaya çalışmaktalar. Görüşmelerden edindiğimiz bilgi ve TBMM Raporu’nda anıldığı gibi Belediye Kanunu’nun 13. Maddesinde tanımlanan hemşehri hukukuna dair madde, belediyeler tarafından yasal bir dayanak noktası olarak görülmektedir. İlgili maddede belirtildiği gibi vatandaşlık bağına bakılmaksızın “herkes ikamet ettiği beldenin hemşehrisidir. Hemşehrilerin, belediye karar ve hizmetlerine katılma, belediye faaliyetleri hakkında bilgilenme ve belediye idaresinin yardımlarından yararlanma hakları vardır.”

Belediyelerin ayni yardımlarının (gıda, giyim, battaniye, vb.) Suriyelilere ulaştırılmasında yasal dayanak, hemşehri hukuku olarak gösterilmektedir. Örneğin, belediye tarafından mahalle sakinlerinin kapılarına gönderilen yardım paketleri, Suriyelilerin yaşadıkları ev ve dairelere de bırakılmaktadır. Bir diğer yöntem ise sosyal yardım ve hizmetlere yönelik Belediye tesislerinin, Suriyelilerin kullanımına açılmasıdır. “Belediyeler imkânları doğrultusunda özellikle ihtiyaç sahibi göçmenleri mevcut sosyal yardım ve koruma hizmetlerine dâhil etmektedir” (TBMM, 2018: 263). Suriyeli çocuklar ve kadınlar, belediyelerin sundukları kurslara katılabilmekte ve sosyal yardım ve destek hizmetlerinden yararlanabilmektedir.

  • Resmi ya da Gayri Resmî İletişim Ağları Geliştirme

Belediyelerin yasal ve mali kısıtları aşmak üzere geliştirdikleri yöntemlerden bir diğeri de hizmetleri sivil toplum kuruluşları (STK) ile işbirliğine girerek çeşitli yardım ve hizmetlerin Suriyelilere ulaştırılmasını sağlamaktır.

Bu konuda en aktif çalışan belediye olarak sıklıkla zikredilen Sultanbeyli Belediyesi, daha 2014 yılında Mülteciler ve Sığınmacılar Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin[6] kurulmasına öncülük etmiş ya da doğrudan kurdurmuştur demek yanlış olmaz. Başından itibaren Dernek ile Belediye arasında da organik bir ilişki kurulmuştur. Dernek Yönetim Kurulu’nda Belediye Meclis üyelerinin olduğu görülmektedir. Öte yandan, bu Dernek aracılığıyla birçok uluslararası proje başvurusu yapılmış; mültecilere yönelik çalışmak üzere çeşitli kaynaklar yaratılmıştır. Bu kaynakları kullanarak, Dernek’in Mülteciler Toplum Merkezi, Sağlık Merkezi, Sosyal Uyum Merkezi, vb gibi birçok birim kurduğu ve hizmet sunduğu görülmektedir. Örneğin Sağlık Merkezi hakkında Belediye’den görüştüğümüz kişi şu bilgileri vermektedir (2017):

“Sağlık Merkezi’nde 13 Suriyeli doktor çalışmaktadır. Eğer sorun klinik içinde çözülemezse, hastamızı bir tercüman refakatinde hastaneye gönderiyoruz. Merkezi bütçeden herhangi bir şey gelmiyor. Belediye bütçesinden de gelmiyor. Farklı bir finansman modeli yarattık. Günde 170’den fazla hastamız oluyor. Diğer ilçelerden gelen hastalara da bakıyoruz.”

Benzer uygulamalar diğer ilçe belediyelerinde de yaygındır. Şişli Belediyesi’nin de Göçmen Dayanışma Derneği ile işbirliği içinde (Sivil Düşün AB İnisiyatifi, Welt Hunger Hilfe, European Civil Protection and Humanitarian Aid Operations’ın proje ortaklığında) olduğu ve Mülteci Danışma ve Destek Merkezi’ni kurduğu görülebilir.

STK’larla işbirliği, belediyeleri yasal dayanaktan yoksun olarak hizmet sunmaktansa, bu faaliyetleri dolaylı destekleyen bir aktöre dönüştürmekte ve bir güvence sağlamaktadır. İkincisi, bu işbirliği ile kaynak yaratma yöntemi, belediye bütçesinin daha katı ilke ve esaslarından kurtularak, yardım ve bağış kabul etme ve sadece STK’lara açık uluslararası projelere başvurabilme imkânı tanımaktadır. Ancak burada sağlanan esnekliğin denetim süreçlerini de karmaşıklaştırdığını belirtmek gerekir. Son olarak da belediyeler, STK’larla işbirliği içinde hareket ederek, Suriyelilere doğrudan destek ve dayanışma göstermedikleri için kendilerine yönelebilecek toplumsal ve siyasi riski azaltmaktadır. Nitekim AB ya da diğer kurumlar tarafından yapılan ayni ve nakdi yardımların hemşehriler arasında çatışmaya yol açtığı ve bu nedenle “[belediyelerin] Suriyelilere yardım etmesi bu tepkilerden dolayı her geçen gün zorlaş[tığı]” kendileri tarafından sıklıkla dile getirilmektedir. (TBMM, 2018:211).

  • Siyasal, Kurumsal ve Kişisel Bağlantılarla Bilgi Edinme

Belediyelerin, özellikle yoğun mülteci hareketliliğinin olduğu ilçelerde karşılaştıkları sorunların başında istatistiki ve demografik bilgi eksikliği gelir. Bu eksiklik, belediyeler ile mültecilerin kayıtlarını tutan Göç İdaresi arasında resmi bir iş ve bilgi akışı bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Belediyeler, ilçe sınırlarında kaç Suriyeli’nin barındığını ya da nerede barındığını kendi çabalarıyla öğrenmektedir. Diğer bir deyişle Suriyeliler hakkında bilgiler, belediyelerin kendi inisiyatiflerine ve imkânlarına bağlı olarak toplanabilmektedir. Belediyeler de bu bilgileri derleyebilmek için mevcut kapasitelerini ve bağlarını kullanmaktadır.

Görüşmelerimiz sırasında iktidar partisine mensup belediyeler, Göç İdaresi’nden bilgi almakta zorlanmadıklarını belirtirken; muhalefet partisine mensup belediyeler Göç İdaresi ile irtibat kurmakta zorluk çektiklerini ifade etmişlerdir. Bunun temel nedeni, Göç İdaresi ile Belediyeler arasında resmi bilgi akışını sağlayacak çerçevenin belirlenmemiş olmasıdır. Bu durumda da bilgi edinme süreci, belediyelerin siyasal, kurumsal ve bireysel ilişkileri çerçevesinde ilerlemekte ya da tıkanmaktadır.

Öte yandan, mültecilere yönelik demografik bilgilerin toplanmasında belediyelerin alternatif yolları da devreye soktuğu görülmektedir. Sultanbeyli Belediyesi bir bilgisayar programı geliştirerek sokak sokak mültecilerin demografik bilgilerini kayıt altına almaya çalışmıştır. Kadıköy Belediyesi de akademiyle ilişki kurarak bilgi toplamayı tercih etmiştir. Mülakatlar sırasında Şişli Belediyesi de benzer şekilde akademi ile bir işbirliği yapmanın yolları üzerine araştırma yapmaktaydı.

Söz konusu bilgi edinme sürecinin belediyelerin mevcut kapasitelerine dayanması nedeniyle, belediyeler arasında bir bilgi asimetrisinin olduğu açıkça görülmüştür. Oysaki doğru hizmetlerin geliştirilebilmesi, yerleşik nüfusun özelliklerine dair bilgi sahibi olunmasına bağlıdır.

Mülteci Dostu Belediyecilik Nedir ve Mümkün müdür?

Göçmenlere ve mültecilere yerelden ve yerele dair bir bakış açısı geliştirmenin gerekliliği, hem uygulamada hem teoride gün geçtikçe daha fazla tartışılmaya başlanmıştır. Özellikle ABD, Kanada ve İngiltere’de bazı belediye yönetimlerinin “sanctuary cities” (sığınak şehirler) başlığı altında toplanan söylem ve uygulamaları, bu tartışmalarda önemli bir yer tutuyor (Bauder, 2016; Bauder, 2017; Bauder vd, 2018). Söz konusu örneklerdeki yerel yönetimler merkezi yönetimlerin tüm sınırlayıcı yapılarına rağmen mültecileri ve “yasadışı” göçmenleri koruyan hak temelli bir yaklaşımın uygulamaya geçirilebilmesi için neler yapılabileceğine dair projeler geliştirmeye ve yeni yaklaşımlar benimsemeye başlamıştır. Peki, Türkiye açısından mülteci sorununa yerelden ve yerele dair başka bir söylem ve yeni yaklaşımlar geliştirmek mümkün mü?

Günümüz siyasal ikliminde yerel yönetimlerin açık bir şekilde merkezi yönetimle çatışan bir politika belirlemesi mümkün gözükmemektedir. Bu yüzden yerel yönetimlerin göze batmayan çözümler üretmeye çalıştıkları söylenebilir.

Öte yandan Türkiye’de belediye düzeyinde mültecilere yaklaşım konusunda, söylemsel farklılıkların olduğu açıktır. 2014 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan Suriyelileri “misafir” olarak karşılarken, aynı siyasal hareketin içinden gelen yerel yöneticiler de benzer bir söylemi takip etmiştir (AFAD, 2014). Şanlıurfa Akçakale Belediye Başkanı 2015 yılında “Suriyeli misafirlerimiz için geçici de olsa onlara yaşam alanları kurup sahip çıkmaya çalışıyoruz. Ayrıca Suriyeli misafirlerimize yardımlarını eksik etmeyen Ankara Büyükşehir Belediyesi olmak üzere bazı Sivil Toplum Kuruluşları (STK)’lara da şahsım ve Suriyeli misafirler adına teşekkür ediyorum.” (Milliyet, 2015).

Fakat zaman ilerledikçe farklı il ve ilçelerde söz konusu söylem, değişikliklere uğramıştır. Örneğin mülakatta, Esenyurt Belediyesi iktidar partisinin benimsediği “insani-ahlaki” yaklaşıma “ekonomik” boyutu da ekleyerek, Suriyelilerin girişimci ve tüketici olarak ilçeye katkılarına vurgu yapmıştır. Diğer bir örnek olarak Sultanbeyli Belediyesi, insani-ahlaki yaklaşımı tam olarak bırakmamakla beraber daha “hak” temelli bir kavramsallaştırmanın gerekliliğine vurgu yapmıştır. Muhalefet partisine mensup belediyelerde ise söylem epey farklılaşır. Hem Kadıköy hem Şişli Belediyesi’nde görüştüğümüz kişiler, mültecilerle ilgili konuları “hak” temelli bir perspektiften ele almışlardır.

Söylem dışında uygulamada ise belediyeler arasında elbette hizmetlerin kalitesi ve yaygınlığı açısından oldukça büyük farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Belediyelerin dahil oldukları projeler, kurdukları resmi ve gayri resmi iş birlikleriyle ellerindeki kaynaklar çeşitlenmekte ve buna bağlı olarak hareket kapasiteleri de artmaktadır. Ancak bu, belediyelerin resmi bir politika geliştirdikleri ve uygulamaya koydukları anlamına da gelmemektedir.

Yukarıda değinildiği gibi yasal dayanağın olmaması ile birlikte siyasal riskten kaçınma eğilimi, belediyeleri, hizmetlerini sivil toplum alanına taşıyarak, çalışmalarını gayri resmi ağlar aracılığıyla sürdürmeye itiyor. Bu nedenle yasal dayanağın oluşturulması ve yerel yönetimlerin de politika oluşturma ve uygulamasına dahil edilmesi, sadece günümüze özgü sorunların çözülmesi için değil, nüfus hareketliliklerinin ana gündem maddelerinden biri olacağı tahmin edilen yüzyılımız için en temel başlangıç noktası olarak görülmelidir.[7]

DİPNOTLAR

[1] Bu yazı, yazarların kaleme aldığı, Movements Critical Studies for Migration Dergisi’nin 4(2) sayısında yayıma kabul edilen “Local Responses to the Syrian Refugee Movement” başlıklı makalenin düzenlenmiş halidir.

[2] Suriye’deki iç savaştan kaçarak, Türkiye’ye sığınan insanlar, ulusal mevzuata göre “sığınmacı” olarak adlandırılmakta; oysa Birleşmiş Milletler’e göre ulusal mevzuatta nasıl tanımlandığından bağımsız olarak kendi yurdundaki savaş ya da diğer zorlayıcı durumlardan kaçarak başka bir ülkeye sığınan insanlar “mülteci”dir. Ulusal mevzuattaki kavramsallaştırmanın sorunları ve kısıtları ilerleyen başlıklar altında incelenecektir. Söz konusu sorun ve kısıtlar nedeniyle, yazarlar olarak “mülteci” kavramını kullanmayı tercih ediyoruz.

[3] MADDE 96 – (1) Genel Müdürlük, ülkenin ekonomik ve mali imkânları ölçüsünde, yabancı ile başvuru sahibinin veya uluslararası koruma statüsü sahibi kişilerin ülkemizde toplumla olan karşılıklı uyumlarını kolaylaştırmak ve ülkemizde, yeniden yerleştirildikleri ülkede veya geri döndüklerinde ülkelerinde sosyal hayatın tüm alanlarında üçüncü kişilerin aracılığı olmadan bağımsız hareket edebilmelerini kolaylaştıracak bilgi ve beceriler kazandırmak amacıyla, kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ile uluslararası kuruluşların öneri ve katkılarından da faydalanarak uyum faaliyetleri planlayabilir.

[4] İstanbul ilçe belediyeleri üzerine yapılan başka bir alan araştırmasının bulguları için bkz. Eliçin, 2018.

[5] Belediyelerin çeşitli uluslararası fonlarda sağladıkları hibeler kapsamındaki hizmetlere değil, belediyelerin kendi imkânlarıyla sundukları hizmetlere bakılmaktadır.

[6] https://multeciler.org.tr/

[7] Öncelikle Suriyelilerin ilk temas noktası haline gelen belediyelerin hem yasal dayanakları geliştirilmeli hem de mali kaynakları artırılmalı. Ayrıca kamu kurumları arasında ve belediyeler arasında da iletişim ve bilgi akışını sağlayacak bir koordinasyon mekanizması kurulmalıdır (Erdoğan, 2018’de belirtilmektedir). Buna istinaden ilgili mevzuat değişikliklerinin yapılması gereklidir. TBMM’nin Raporu’nda da belirtilen iki temel düzenlemenin yapılması gerekli görülmektedir. 5393 sayılı Belediye Kanunun “Belediyenin görev ve sorumlulukları” başlıklı 14. maddesine “Belediye, mahallî müşterek nitelikte olmak şartıyla; a) …göçmenlere yönelik uyum hizmetlerini yapar veya yaptırır.” hükmünün ve aynı kanunun 15. Maddesinin birinci fıkrasına (t) bendi olarak ‘‘İhtiyaç duyulması halinde düzenli ve düzensiz göç konularında hizmetleri yürütmek’’ ibaresinin eklenmesi yerel yönetimlerin görev sorumluluklarına göç ve uyum konusunun eklenmesi ve görev tanımının netleştirilmesi, uyum faaliyetlerinin standardizasyonu açısından önemlidir (TBMM, 2018:264). Öte yandan Suriyeli nüfusun yoğunluğu hem su, atık yönetimi gibi yerel hizmetler ve altyapılar üzerinde baskı hem de yerel sosyal hizmetlerde talep yoğunluğu oluşturmuştur. Göçmenlerin çok sayıda yaşadığı şehirlerde Belediyeler hizmetlerini ifa ederken mali güçlükler çekebilmektedir. Bu sebeple merkezi bütçeden kaynak aktarırken göçmen veya sığınmacı nüfusunun da dikkate alınması gerekir. 5779 Sayılı İl Özel İdarelerine ve Belediyelere Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkında Kanun’da düzenleme yapılması yerinde olacaktır (TBMM, 2018:264).

 

Kaynaklar

AFAD (2014), “Cumhurbaşkanı Suriyeli Misafirlerin Bayramını Islahiye’de Kutladı”, Erişim Tarihi: 01.04.2017, URL: https://www.afad.gov.tr/tr/2240/Cumhurbaskani-Suriyeli-Misafirlerin-Bayramini-Islahiyede-Kutladi

Bauder, Harald (2017): Sanctuary Cities. Policies and Practices in International Perspective. In: International Migration 55 (2). 174–187.

Bauder, Harald, Gonzalez, Dayana A. (2018): Municipal Responses to ›Illegality‹. Urban Sanctuary across National Contexts. In Social Inclusion 6 (1). 124–134.

Göç İdaresi (2018), Göç İstatistikleri, Erişim Tarihi: 08.01.2019, URL: goc.gov.tr

Göçmen Dayanışma Derneği, http://gocmendd.org/

Eliçin, Yeseren (2018): Refugee Crisis and Local Responses. An Assessment of Local Capacities to Deal with Migration Influxes in Istanbul. In: Hrvatska i komparativna javna uprava: casopis za teoriju i praksu javne uprave 18 (1). 73–99.

Erdogan, Murat (Ed.) (2017): Kopuştan Uyuma Kent Mültecileri. Suriyeli Mülteciler ve Belediyelerin Süreç Yönetimi: İstanbul Örneği. İstanbul: MBB.

Milliyet (2015), “Akçakale Belediyesi Suriyeli Misafirlerin Umudu Oldu”, Erişim Tarihi: 02.01.2019, http://www.milliyet.com.tr/akcakale-belediyesi-suriyeli-misafirlerin-sanliurfa-yerelhaber-937334/ [Erişim Tarihi: 9 Ocak 2019]

Mülteciler ve Sığınmacılar Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği https://multeciler.org.tr/

Türkiye Büyük Millet Meclisi (2018): Göç ve Uyum Raporu, Ankara: TBMM.

UNHCR (2018), Figures at a Glance, Erişim Tarihi: 08.01.2019, URL: data.unhcr.org