Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) sokaklar 1968 yazından beri ilk kez bu kadar hareketli ve bu hareketlilik yüzyılın en büyük salgınının tam ortasında gerçekleşiyor. Bu hareketliliği anlamaya ve olası sonuçlarını tartışmaya çalışan bu metin George Floyd’un öldürüldüğü ve Haziran ayında tüm Birleşik Devletler’e yayılan protesto olaylarının ilk patlak verdiği Minneapolis’te yaşamış altı Türkiyeli yazarın ortak çalışmasıdır. Minneapolis’te gerçekleşen eylemlere dair doğrudan izlenimlere, Minneapolis’in mekansal ve demografik özelliklerine ve eylemlerin tetiklediği kimi gelişmelere yer veren bu metin yazarların için hem bir siyasi değerlendirme, hem de uzun yıllar geçirdikleri Minneapolis’e eleştirel bir gözle bakma imkanı veriyor. Metne ilhamını veren ve bu altı yazarın Mekanda Adalet Derneği MADakademi buluşmaları bağlamında gerçekleştirdiği çevirim içi söyleşiye <https://www.youtube.com/watch?v=lDYefRHk1HA> bağlantısından ulaşabilirsiniz.

Sözüm var Minneapolis Sokaklarında…

Mayıs 25: George Floyd’un vefat günü. Açıkçası “vefat” ifadesi belki de bu olayı tanımlamak için en uygun tabir değil. Çünkü daha gerçekçi olmak gerekirse, 25 Mayıs’ta George Floyd, sahte para kullanımı şikâyeti üzerine olay yerine intikal eden Minneapolis Polis Teşkilatı polislerince arkadan kelepçelenip, yüzüstü yatırıldıktan sonra boğazına 8 dakika 46 saniye[1] boyunca diz bastırılması suretiyle katledildi.

Mayıs 26: Kamuoyunun bu dehşetengiz olayla yüzleştiği gün. Bir gün önce George Floyd’un öldürülme anı çevredeki vatandaşlar tarafından kaydedilmiş, kendileri olay anında polisleri durmaları yönünde uyarırken karşılık olarak “İşte bu yüzden uyuşturucu kullanmamalısınız!” şeklinde uyarılmış ve bu görüntülerin sosyal medyada paylaşılması ile beraber yaklaşık 12-24 saat gibi bir süreçte büyük bir toplumsal infiale sebep vermiştir. Burada iki şeye dikkat çekmek istiyorum: İlki videonun siyahi bir vatandaşın yine, yeniden polis tarafından katledilmesinin kanıtı olması, ikincisiyse bu süreçte uygulanan şiddetin çok kayıtsız, insanlık-dışı ve diğer yandan da çok da meşrulaştırılamayacak oluşu: Nitekim bu cinayetin George kelepçelenip yere yatırıldığı anda, belki de öncesinde, polislere tehdit olabilecek bir potansiyel göstermezken işlenmesi, 26 Mayıs’ı eylemlerin başlangıç gününe dönüştürdü. Eylem ve protestoların organize olduğu konumlara yoğunlaşmak gerekirse, öncelikle şehir merkezinden ve George Floyd’ın katledildiği 38. ve Chicago caddelerinin kesiştiği köşeden bahsedilebilir. 26 Mayıs’ın akşamında daha çok yine 38. ve Chicago, ve buna ek olarak Üçüncü Mahalle Polis Merkezi civarında yoğunlaşan, ki bu iki konum arasında 15-20 dakikalık bir yürüme mesafesi mevcut, olaylara polis şiddetle müdahale etti. COVID-19 gerçekliğine ve tehdidine rağmen, mevcut öfkeden el alarak bir araya gelen bu gruplar başlangıçta hayli barışçıl olsalar da, plastik mermi ve göz yaşartıcı gaz ile karşılaşınca olayların patlak vermesi kaçınılmaz bir hal aldı; isyan ve yağma olaylarının başlangıcı da bu güne tekabül etmektedir. Bu kertede olayların gerçekleştiği muhite dair bir parantez açmak gerekirse, Minneapolis’te etkisi fazlaca hissedilen gentrifikasyon sürecinin yuttuğu alanların dışında kalan nadir noktalardan biri olduğu söylenebilir: Bu muhit, şehir merkezine hayli yakın olmakla beraber mevcut gentrikasyon ekonomisinin dışarısında kalmış, Somali, Latinx ve siyahi komünitelerin bir arada yaşadığı, ölçülü bütçelere uygun bir hayat pahalılığına sahip ve bununla beraber şehrin birçok kısmına zıtlık teşkil edecek şekilde yaygın bir toplu taşıma ağına erişimi olan bir alan teşkil etmekte. 26 Mayıs akşamında ise bu alan alev aldı. Fast Food zincirleri, yedek araba parçası satan dükkanlar, eczaneler, marketler, tekeller – yanmaya ve yağmalanmaya başladılar.

Mayıs 27/28: Gün içerisinde muhitlerdeki hal ve tavır bu alandan uzaklaştıkça, “Acaba bu tek günlük bir olay mıydı?” konumuna evrilirken, tüm mahalleyi, şehri, eyaleti ve hatta ülkeyi şaşırtacak bir vaka yaşandı. Üçüncü Mahalle Polis Merkezi, yakın Amerika tarihinde eşi görülmeyecek bir şekilde, eylemciler tarafından ele geçirildi ve yakıldı. Minneapolis Polis Teşkilatı bu ele geçirilme halinin öncesinde önemli mühimmat ve dosyaları, kritik addedilebilecek tüm envanteri boşalttığını ifade etmiş olsa da, binanın kendisinin eylemcilere terk edilmesinde önemli bir nokta bulunmakta: Niketim Tim Waltz, Minnesota valisi, ertesi gün: “Eylemciler çok kalabalıktı ve elimizde yeteri kadar polis yoktu.”[2] şekilde bir açıklama yapacaktır. Haliyle aktivistlerin bu galibiyetinin, Trump’ın Twitter üzerinden olaya dahil oluşunu ve Tim Waltz’ın Milli Muhafızları şehre davet edişinin başlangıcı olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır.

Mayıs 29: Milli Muhafızlar ve sokağa çıkma yasakları devrede. Şehrin, ve aynı zamanda protestocuların güvenliği için anons edilen sokağa çıkma yasağı çok hızlı bir şekilde kanuni ve kanun dışı eylemciler üreten/tanımlayan bir diskur halini aldı. “Saat akşam 8’den sonra dışarıdaysanız suç işliyorsunuz” yerel medya kanallarında gün içinde sıkça kullanılan bir ifade olsa da, sokağın buna tepkisi benim gözlemlerimce “umursamazlık” çerçevesinde gerçekleşti. Dışarıdayken kimsenin “Hadi saat 8 oldu, eve dönelim.” dediğini duymamakla beraber, oluşturulan kırmızıçizgiye dair çekinceleri olanların sokağa hiç çıkmadıklarını ya da eylem alanlarından erkenden ayrıldıklarını da varsaymamak naiflik olur düşüncesindeyim. Tam burada “sokağı” oluşturan kitleden de hızlıca bahsetmek istiyorum. Kimdi bu kitle? Büyük bir kısmını aslında “Olağan Şüpheliler” oluşturuyor: Bunlar BLM, Antifa, sol cenaha gönül vermiş organizasyonsuz vatandaşlar, akademiden öğrenciler ve fakülte üyeleri, kimi sendikalar ve diğerleri. Ama bu Olağan Şüphelilerin dışında kalan ve spektrumun farklı uçlarında yer alan iki gruba değinerek de bu yelpazenin genişliğinin altını çizmek isterim: Sokakta gördüğüme pek şaşırdığım Somali komünitesi bunlardan ilkiydi. Yerel gazetecilerden Mukhtar İbrahim bu komünitenin varlığından bahsederken çok kıymetli bir jenerasyon farklılığından bahsetmektedir[3]: İbrahim’e göre, buraya gelen birinci Somali jenerasyonu iç savaştan kaçmış ve travmatize olmuş bir grup ve haliyle kendilerinden sosyal/politik aktivizm beklemek çok da adil değil ve çoğunluğu etliye sütlüye karışmadan hayat mücadelesi vermenin derdinde. Ama bu, ikinci jenerasyon için geçerli değil ve ırkçılığın etkisini gündelik temelde hisseden bu kuşak sokağa seve seve indi. İkinci grup ise, Bogaloo hareketine mensup tayfa. Bu tayfayı kısa bir şekilde açıklamak gerekirse, kendilerine Sivil Savaştan çekinen ve aynı zamanda Sivil Savaş’a özenen, silahlanmış ve neredeyse ekseriyetle beyazlardan oluşan bir grup diyebiliriz. Bununla birlikte “white supremacist” haksız bir damga olur bu grup için, çünkü radikal sağcı ve solcuları eşzamanlı olarak bünyesinde bir araya getiren bu klik, temelde en basit haliyle anti-otoriter bir politik konumlanmaya sahip. Birincil kaygısı devletten ya da eyaletten gelebilecek olan şiddete karşı koyabilme olan bu silahlı protestocular, polis şiddetine karşı bir araya gelenlerle eklemlenerek benim nazarımda sokak spektrumunun diğer ucunu temsil etmekte.

Mayıs 29/30: Sokaktaki “Adalet yoksa barış da yok!” ve “Polisleri yargılayın!” çağrılarının ilk karşılığı Derek Chauvin’in, George Floyd’u katleden polis memuru, üçüncü derece cinayetten yargılanmasına başlanılması oldu. 29 Mayıs bu niteliğiyle sokak eylemlerin bitişine sinyal etse de; ki bu isyan ve yağmalama hallerini de içeriyor, asla sokak eylemliliğinin bitişi anlamına gelmiyor. Sokakta ve muhitlerde, 30 Mayıs ve sonrasındaki süreçte hala ciddi bir sivil rahatsızlık söz konusu olduğunu söyleyebilirim. Gözlemlerimce fiziksel olarak daha az agresif ama daha sonuç arzulu ve buna yönlü/yönelimli bir kitle var sokakta.

Kuzey’in Sorunlu Yıldızı: Minneapolis Paradoksu ve Şekere Bulanmış Irkçılık

Minneapolis pek çok açıdan ABD’nin en yaşanılır kentlerinden biri. Kent eğitim, gelir düzeyi, yaşam kalitesi gibi göstergelere bakıldığında ABD’nin genelinden çok daha iyi bir düzeyde. Yaşam standartları iyi olduğu için bölge komşu bölge ve eyaletlerden genç ve eğitimli, hayata atılmaya hazırlanan gruplar tarafından da tercih ediliyor. Tiyatro ve konser salonları, park ve bahçeler, bisiklet yolları ile bezenmiş şehir ve temiz hava, parlak bir yaşam ve rahat bir gelecek vaat ediyor. İyi bir toplu taşıma sistemi, zengin ve başarılı okulları, geniş yeşil alanları renkli sosyal ve kültürel hayatı olan ve ortalama Amerikan şehirlerinden çok daha varsıl olan Minneapolis aynı zamanda kozmopolitandır, farklılıklara açıktır ve progressive (sol-ilerici) politik geleneği ile meşhurdur. ABD’nin en çok mülteci kabul eden şehridir olan Minneapolis ABD Kongresi’ne ilk Müslüman temsilci olan siyah Keith Ellison’ı göndermiş, Ellison’ın Eyalet Başsavcılığı’na seçilmesinin ardından yerine Somali doğumlu başörtülü İlhan Omar’ı seçmiştir.

Ancak tüm bunlar Minneapolis’in aslında ABD’nin mekansal ayrımcılığın en yoğun olduğu kentlerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kente kısa süreliğine bir iş ziyareti için gelen yabancının sadece %64’ü beyaz olan bu şehirden çok fazla siyah görmeden ayrılabilir örneğin. Keza beyazların yaşadığı mahalleler ile azınlıkların yaşadığı mahalleler arasında çok keskin bir ayrım söz konusu ve kısa süreli bir ziyaretçinin yolunun azınlıkların yaşadığı mahallelere yolunun düşmesi çok da olası değil. Beyazlar neredeyse tamamı beyazlardan oluşan mahallelerde yaşamaya, siyahlar ve Latin kökenlilerde ağırlıklı olarak azınlıkların oluşturduğu mahallelerde yaşamaya devam ediyorlar. Bu keskin ayrım okulların demografik yapısına bakıldığında tüm çıplaklığı ile ortaya çıkıyor. Örneğin 2010 yılında yapılan bir çalışmaya göre, bölgenin öğrencilerinin % 90’ının sadece azınlıklardan oluşan 83 tane okulu var, bu oran benzer bir mekansal ayrışma ile uğraşan başka bir kent olan Portland’da sadece iki.[4]

Fakat refah düzeyi bu kadar iyi iken, ırklar arasindaki eşitsizlik de bir o kadar büyük. Örneğin siyahların yıllık hane geliri ortalama 36,000 USD civarında. Bu aslında siyah Amerikan ailelerinin yurt çapındaki ortalamasının üzerinde. Ancak Minneapolisli beyaz ailelerin ortalama geliri yaklaşık 83,000 USD. Ev sahibi olma oranları bakımından ise siyah ve beyazlar arasındaki makasın en açık olduğu şehir Minneapolis. Beyaz ailelerin %76’sı bir ev sahibiyken, bu oran siyah aileler için sadece %25.[5] Yüksek refah ve sosyal politikalara rağmen süregelen bu mekansal ayrışmaya Minnesota Üniversitesi öğretim üyesi Samuel Myers Junior, tüm eyalette gözlemlediği bu olguya Minnesota Paradoksu diyor. Bunun sebebinin Minnesotalı siyahların kötü performansı değil. Siyahlar ülke ortalaması üzerinde eğitim ve gelire sahip ama beyazlar beyaz olmanın getirdiği ayrıcalıklardan o kadar yararlanıyor ki gelir ya da ev sahipliği arasındaki fark uçurum oluyor. İlerici, açık fikirli ve sosyal politikalarıyla övünen bu kentte süregelen bu ayrışmalar aslında ırkçılığın şekere bulanmış halinden başka bir şey değil. Belki de tam da bu nedenle artık çok daha tepki çekiyor ve kentin o boyalı görüntüsünün ardında yatanlar görülür kılınmak isteniyor.

Amerika’da Beyaz Tahakküm: Ayrımcılığın Yapısal Tarihçesi

Amerika’da siyah olmak çok özel ve girift bir durum. Bu karmaşık tahakküm ilişkisini çözebilmek için hem ırkçılığın tarihçesi ile haşır neşir olmak hem de gündelik veçhesine takip etmek gerekiyor. Bildiğimiz gibi, Afrikalıları zorla Amerika’ya getiren transatlantik köle ticareti 1600’lerde başlıyor. Ve köle işgücü dünya kapitalizminin oluşmasında en önemli rollerden birini oynuyor. Yani zenginlik bu siyah insanların sırtında oluşuyor. Güney ve Kuzey arasında, kölelik karşıtı ve yanlısı gruplar arasında yaşanan sivil savaş sonunda kölelik 1865 yılında kaldırılıyor. Kölelik kalksa da 1870’lerde siyah ve beyazlar arasındaki ayrımı koruma adına Jim Crow yasaları bilinen yasa ve düzenlemeler devreye giriyor.

Tanahasi Coates, Jim Crow için kleptokrasi, yani çalıp çırpma yönetimi diyor. Daha çok güney eyaletlerde hakim olan bu rejimin örneklerinin kimilerine hakimiz: Siyah ve beyazlar evlenemez, siyahların toplu taşımada ayrı bir yerleri vardır, iki ırk aynı su sebilini kullanamaz, okullar ayrı, berberler ayrı, beyaz hemşireler siyah erkekleri tedavi edemezler, oy kullanamazlar, bu liste böyle sürüp gidiyor. Ve aynı dönemde medyada da inanılmaz bir propaganda, siyahlar, kölelik surecindeki çalışan ve uysal imajından çıkıp, bir anda korkulması gereken bir şekilde resmedilmeye başlanması ırkçılığın yasaların ötesinde toplumsal ve kültürel alanda da kök salmasını beraberinde getiriyor. Jim Crow yasaları 1960’ların ortasında Sivil Haklar Hareketi ile son buldu ve artık tüm Amerikalıların insan haklarını eşit olarak tanımladığını ve koruduğunu yeni bir çağdan bahsetmenin imkanı açılmış oldu. Lakin Sivil Haklar Hareketi kaba ayrımcılığı bitirse de siyahla beyaz arasındaki makas kapanmadı. Hatta birçok uzmana göre Jim Crow yerini çok daha sinsi, çok daha rafine dipten ve derinden çalışan yeni bir tahakküm rejimine bıraktı. ABD sokaklarındaki isyan tam da bu yeni rejimi ifşa ediyor ve sonunu ilan ediyor.

Sosyal bilimci Michelle Alexander bu yeni rejime Yeni Jim Crow adını veriyor[6]. Ağırlık merkezi infaz yasaları ve uygulamaları olan bu yeni rejim, siyahların yersiz yere kriminalize edilmesi, kolayca hapse atılması, hukuki mekanizmalarla ikinci sınıf vatandaş haline getirilmesi ve refah içinde yaşama imkanlarının daraltılmasına dayanır. 1960 sonlarında hapishanelerde 100.000 kişiden bahsederken, bu rakam 2000’lere gelindiğinde eksponansiyel (üstel) bir şekilde artarak iki milyonun üstüne çıkıyor. Peki bu artış neden? Yeni Jim Crow dönemi 1960’lı yılların bir dizi kazanımına tepki olarak Başkan Richard Nixon dönemi ve onun “nizam ve düzen” siyaset ile başlıyor ve merkezinde Uyuşturucuya Karşı Savaş kampanyası var. Bu kampanya doğrudan doğruya siyahları hedef alacak şekilde yürütülüyor. Öyle ki, siyah Amerikalıların erişebildiği ucuz uyuşturucu (Crack Cocain) ile yakalanmanın cezası, beyazların kullandığı daha pahalı kokain ile yakalanmanın cezasından çok daha fazla. Bugün dünya nüfusunun sadece %5’i Amerikalı iken, dünya hapishane nüfusunun dörtte biri Amerika ise bunu büyük ölçüde siyahların kriminalizasyonunu hedef alan nizam ve düzen siyasetine borçluyuz. Minnesota’da ise istatistiksel olarak her bir beyaz için 10 siyah hapiste. Bu illa ki daha çok suç işledikleri için mi? Hayır, daha fazla polis kontrolü altında oldukları için, ya da polis tacizi altında oldukları için, siyahların işlediği suçların daha acımasızca cezalandırıldığı için.

Minnepolis Polis Teşkilatı: Toplumsal Ayrışma Sağlayıcısı Olarak Kolluk Gücü

Minnesota paradoksunun bir başka veçhesini de ilerici kentin içinde varlığını sürdürmeye devam eden ve ırkçı öğelerinden bir türlü kurtulamayan polis teşkilatı oluşturuyor. 1970’lerden itibaren eyalet çok etnili bir topluma evrilirken polis teşkilatının daha fazla içine kapanmıyor, beyaz kalıyor ve kullanılan teknoloji ve yaklaşım bağlamında da militerleşiyor. Polis teşkilatının bu yapısı George Floyd’un katli sonrası çok hızlı şekilde ifadesini bulan polis karşıtlığını anlamada kritik öneme sahip.

Peki nasıl oluyor da ilerici bir kentin polis teşkilatı, hem de polisin yerel yöneticiler tarafından atandığı bir siyasi yapı içerisinde, içine kapalı kalmayı başarabiliyor? Bu soruya cevap vermek için bakılacak ilk yerlerden biri teşkilatın istihdam politikası. Minneapolis Polis Teşkilatı (MPT) istikrarlı bir biçimde çok-kültürlü ve etnikli metropol bölgeden ziyade, beyaz yoğun banliyölerden (suburb) ise alim yapmasıyla dikkati çekiyor. Teşkilatın pek çok üyesi eski asker. Dolayısıyla ağırlıklı olarak beyaz ve eski askerlerden müteşekkil bir teşkilattan bahsediyoruz.

MPT ve birçok başka teşkilatın militaristleşmesine gelince, karşımıza bir yandan nizam ve düzen politikaları bir yandan da Amerikan şehirlerinde beyaz ve siyah toplulukları ayrı tutma çabası ile uyumlu giden bir süreç görüyoruz. Burada da oldukça ırkçı, siyah toplulukları suç ile özdeşleştiren zihniyet karşımıza çıkıyor. Siyah mahalleler daha çok polis kontrolü altında kalıyor, siyahlar şoförlü arabalar daha sık durduruluyor, silahsız siyahlar çok daha kolay öldürülüyor. Bu mekansal ayrımcılık üzerinden kendini var eden polis teşkilatları 1990’ların sonunda tarihi bir fırsattan da yararlanıyorlar. 1991 Irak Savaşı sonrası elde kalan mühimmatın polis teşkilatlarına satılması 1997 yılında çıkan bir yasa ile mümkün hale geliyor. Yerel polis teşkilatlarının militarize olma eğilimi 2014’de Obama yönetimi tarafından sınırlansa da günümüze kadar devam ediyor.

Kötü ve ırkçı polis pratiklerinin devam etmesini ve polis teşkilatlarının bir türlü reforme edilememesinin bir diğer nedeni de güçlü polis sendikaları. 1916’da kurulan Minneapolis Polis Sendikası, işçi sendikası konfederasyonundan 1920’lerde ayrılıyor ve o tarihten bu yana MPT’nin siyasal çizgisinin belirlenmesinde önemli bir güce sahip oluyor. Minneapolis’in Demokrat Belediye Başkanları MPT’nin yaptırım gücü ve toplu sözleşmelerdeki maddeler yüzünden teşkilatı bir türlü reforme edemediklerinden, ırkçı polisleri dahi görevden uzaklaştıramadıklarından yakınıyorlar. Zaten George Floyd’un öldürülmesinde de öne çıkan Minneapolis Emniyet Genel Müdürü’nden ziyade polis sendikası ve başkanı Bob Kroll oldu. Siyasi duruşunu Trump’un kentteki seçim mitingine resmi üniforması ile katılma talebi ve mitingde “MPT Trump’u destekler” tarzı konuşma yapması ile duyuran Kroll’un skandalları bununla da bitmiyor. Daha önceki belediye başkanlarının muhalefetine rağmen polis toplu sözleşmesine “askeri eğitim” zorunluluğunu dahil ettiriyor. Bu eğitimlerin seçilmiş siyasilere kapalı yapılmasında ısrar ediyor. Bu eğitimlerde kullandığı “Minneapolis insanı aptaldır,” “Müslümanların çoğu teröristtir” gibi ifadeleri basına sızdırılıyor. Floyd’un katlini takiben, Kroll’un gizli bir mektup ile eyalet meclisinde çoğunluk olan Cumhuriyetçilere, cinayetin soruşturması için Demokrat başsavcı Keith Ellison’ı görevlendiren eyalet valisine karşı Polis’in yanında olması çağrısında bulunuyor.

MPT’nin bu kokuşmuş hali ve polis sendikası sayesinde elinde tuttuğu güç kentteki “Reform değil fesih” hareketinin motivasyonunu da anlamamıza yardımcı oluyor. Birkaç yıl öncesine kadar radikal bir söylem olarak bir avuç insanın dillendirdiği polis teşkilatının tümden feshedilmesi gerektiği talebi bugün birçoklarını ikna eden bir siyasete dönüşmüş durumda. Bu talebin yaygınlık kazanmasının ardındaki en önemli unsur kentteki örgütlü ve ısrarlı mücadele. Bu mücadelenin temel aktörleri de Black Visions Collective, Reclaim the Block, MPD-150 gibi siyah toplumun içinden çıkan oluşumlar. Bu gruplar arasında görece yüksek yoğunluklu bir planlama, beyaz sol ve diğer muhalif gruplarla da canlı tuttukları bir eşgüdüm var. Böylesine geniş bir taban Floyd’un öldürülmesiyle siyah-beyaz ayrımı gözetmeden protestoculara saldıran polis teşkilatının temelinden bozuk olduğunu öne süren en önemli aktör konumuna gelmiş durumda. Eğer bir “Minnesota sıra dışılığından” bahsedilecekse bu pekâlâ MPT’nin feshi için örgütlenen siyah ve beyaz aktivistler ve onların seslendirdiği “toplum merkezli şiddet içermeyen güvenlik ağları” talebi olabilir.

Nitekim, polis bütçesini kesme talebi, polisin feshedilmesine evrilirken yukarıda bahsettiğimiz oluşumlar itici güç haline gelmiş durumdaydılar. Öyle ki, önce belediye meclisinin 9 üyesi polisi feshetmeye söz verdiler, sonra da diğer 3 üye ile beraber bu feshi mümkün kılacak “Kent Ahti”ni değiştirme önergesini, üstelik de belediye başkanının muhalefetine rağmen kabul ettiler. Süreç şu an Minneapolis’te sonuçlanmamış olsa da, talep New York Şehri gibi büyük bir kentte polis teşkilatında bütçe kesintisi ve bu bütçenin sosyal hizmetlere yönlendirilmesine sebep oldu. Geleneksel polis teşkilatının daha toplumcu, şiddet içermeyen ve çok daha yerel ölçekli yapılanmalarla güncellenmesi fikri tüm ABD geneline hızlı yayılıyor ve Floyd cinayeti sonrası yaşanan gelişmelerin en somutu olarak karşımızda duruyor.

İsyan Dalgası Akademinin Duvarlarına Çarpınca

George Floyd cinayeti ve cinayete tepki olarak büyüyen isyan dalgası öncelikli olarak siyaset, adalet sistemi, kent yönetimi ve kolluk gücü gibi olağan şüpheli kurumları hedef alsa da isyan birçok başka beklenmedik kurumda da yankısını buldu. Minneapolis’te bulunan Minnesota Üniversitesi Sosyoloji Bölümü de bu beklenmedik kurumlardan biri. Aslında bölümün hadiselere ilk tepkisi erken olmuş, web sitesinde cinayet ve protestoları takiben eleştirel bir bildiri yayınlamış, cinayeti kınadı, siyahlara yönelik şiddetin yapısal kökenlerine yarattığı eşitsizliğe değinmiş, üniversite yönetiminin Minneapolis Polis Teşkilatı ile bağını kesmesini alkışlamıştı. Ancak tam o sırada bölümün hiç de gurur duyamayacağı bir detay açığa çıktı, cinayete karışan polislerin bölüm ile ortak bir tarihi vardı. Bu nahoş haberin önünü almak isteyen Bölüm başkanı, öğretim üyeleri ile yüksek lisans ve doktora öğrencilerine Floyd cinayetine karışan dört polis memurundan ikisinin bölüm ile “ilişkili” olduğunun ortaya çıktığını ve bundan dolayı çok üzgün olduğunu belirten bir mail attı.

Fazla detaya yer vermeyen bu mail bölümün özellikle beyaz olmayan üyeleri arasında infial yarattı ve pandoranın kutusu açılmış oldu. Bir grup öğrenci sosyoloji departmanının ırk adaleti konusundaki tavrı ve müfredatını sert bi dille eleştiren bir mektup kaleme aldı.[7] Bu sert mektup departmanın siyah karşıtı ırkçılık bağlamında masum olmadığının, gelir ve prestij kaynağı olan kriminoloji lisans programının son tahlilde ırkçı infaz-polis sektörüne öğrenci yetiştiriyor oluşunun altı çiziliyor, programın sil baştan dizayn edilmesi talep ediliyordu.

Paylaşımın hızla viral olmasının ardından doktorasını bölümden almış olan genç akademisyenler bir mektup kaleme aldı, bölüm doktora öğrencilerinin arkasında olduklarını dile getirdi.[8] Bunun ardından bölüm de yeni bildiri yayınlamak zorunda kaldı. Söz konusu iki polisin lisans derecelerini 2016 ve 2018 yıllarında Sosyoloji Bölümü’nden aldığını bu kez net bir şekilde ifade edilirken, bölüm mensupları arasında infiale neden olan e-postanın yarattığı belirsizlikten dolayı özellikle bölümün siyah sakinlerinden özür dilendi.[9] Mektupta, twitter’da yayılan karşı mektubu yazan doktora öğrencilerinin desteklediğinin, kriminoloji lisans programının gözden geçirileceğinin, bu değişimin departmanın yüksek lisans öğrenci topluluğu ve üniversitenin siyah öğrenci birlikleri birlikte yapılacağının altı çizildi.

Bu elbette bir çırpıda, kolaylıkla yapılacak bir değişim değil. Keza işin ironik tarafı şu: 500 sosyoloji lisans öğrencisinin önemli bir bölümü, departmana hukuk, infaz ve güvenlik alanında kariyer sahibi olmak için geliyor. Bu kadar öğrenci bölüme kaynak ve prestij sağlıyor ve örneğin daha fazla fakülte üyesi alınmasına, doktora öğrencilerinin daha iyi desteklenmesine imkan tanıyor. Sosyoloji bölümü, kriminoloji derecesi için okula gelen lisans öğrencilerini ırkçı yapmıyor elbette. Okumaların önemli bölümü zihin açıcı şeyler, öğretim üyelerinin büyük ağırlığı ırk meselesi konusunda hassas. Ancak belli ki radikal bir perspektiften verilmeyen bir sosyoloji eğitimi kimi öğrencileri dönüştürmüyor, onlara sadece daha ”artiküle” müesses nizam kariyerleri vadediyor. Geleceğin polis adayları, hapishane müdürleri, infaz uzmanları sosyolojinin eleştirel yönü ile tanışıyorlar belki lakin günün sonunda yapısal olarak ırkçı bir kurumda çalışmaya başlayınca bu tanışıklık dönüştürücü değil, en fazla açık ve ayıp kapama konusunda daha uyanık bir güç haline geliyor. Belki haksız bir karşılaştırma olacak ama bu bu biraz da Sopranos dizisinin baş kahramanı, mafya lideri Tony Soprano’nun aldığı terapi ile iyileşmemesini, aksine daha iyi iletişim sahibi, daha iyi manipülasyon yapan bir şuçlu olması hikayesini andırıyor. Klasik bir terapi, Tony’i “düzeltmiyor”, onu daha rafine bi suç makinesi haline getiriyor.

Bölüm içinde müfredat tartışmalarının canlı bir biçimde devam ediyor, toplantılar her zamankinden daha sık yapılıyor. İlk yıl giriş derslerini baştan tasarlamak, tematik önceliği tekil temalar ve sosyolojik kuramlardan önce Amerika’nın keşfi, köle ticareti ve sivil haklar mücadelesine vermek, daha fazla siyah öğretim üyesi kadroya katabilmek için üniversite yönetimine baskı yapmak değerlendirilen seçenekler arasında.

Sonuç Yerine: Bizde Öyle Irkçılık Yok (Mu)?

Floyd cinayeti ve ABD’yi sarsan isyan dalgası ülkemizde de gündemi meşgul etti ve büyük merak uyandırdı. En başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olaylara tepkisini 29 Mayıs’ta İngilizce attığı dört tweet ile verdi. Erdoğan Floyd’un ölümünden duyduğu üzüntüyü dillendiriyor, bu vahim olayın ne kadar adaletsiz bir dünyada yaşadığımızın üzücü bir göstergesi olduğunu hatırlatıyor, polis şiddetini faşizm ve ırkçılığı üst perdeden kınıyordu.[10] ABD protestoları devam ettikçe siyah karşıtı ırkçılık farklı mecralarda hatırlandı, ana akım gazete ve televizyon kanalların tarafından defalarca ayıplandı. Floyd cinayeti herkesin kendi ayrımcılığını unutup, başkasının ırkçılığını ayıplarak rahatladığı bir toplu terapi halini aldı.

ABD’deki yapısal ırkçılığın kendine özgü bir tarihi ve dinamikleri olduğu ve orada olan biteni olduğu gibi başka bir coğrafya ile kıyaslamanın sıkıntılarını uzun uzun anlatmaya gerek yok. Bu karşılaştırmalarda kolaycı ve toptancı olmanın tüm mağdurlara ve onların tekil sorunlarına haksızlık olacağını düşünüyoruz. Keza kıyaslar dönüp dolaşıp ABD’nün siyah popülasyonunun aynısını, ayrımcılık pratiklerinin tıpkısını başka coğrafyalarda bulma kolaycılığına dönüşüyor. Lakin, meseleyi bileşenlerine ayırdığımızda ve özellikle ayrımcılığın gündelik pratiklerine odaklandığımızda Türkiye ve ABD iki uzak coğrafya arasında pek çok verimli karşılaştırma imkanı olduğuna da inanıyoruz. Örneğin polis şiddetini ele alalım. Türkiye’de siyahlar polis şiddetine ABD’deki siyahlar kadar maruz kalmıyor olabilir; ama özellikle büyük kentlerimizde sürekli polis kontrolü altında gözetlenen, sistematik olarak baskıya maruz kalan ve dolayısıyla gençleri her daim kriminalize edilen mahallelerin olmadığını iddia edebilir miyiz? Siyah annelerin ergenliğe giren siyah gençleri polis şiddetine karşı uyardığı gibi, İstanbul’un dar gelirli mahallelerdeki Kürt, Alevi ve Roman gençleri de benzer şekilde uyarılar almıyor mu büyüklerinden? Benzer bir kıyas kanalını kamusal alanların adlandırılması ve kültürel miras politikaları içinde düşünebilir. Örneğin kent merkezinde köleciliğin devamı için savaşmış bir Güneyli general heykeli gören siyah ABD vatandaşı ile Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden geçen bir Alevi vatandaşın hissettiği dışlanmışlık ve öfke birbirine benziyor olamaz mı? ABD protestoları ve sokaklardan yükselen ırk adaleti talebi büyük harfle ırkçılığı konuşmamıza hala imkan tanımıyor olabilir, ancak işe pekala ırkçılığın ve dışlanmanın gündelik yansımalarını görünür kılmakla başlayabiliriz. “Siyah Yaşamlar Değerlidir” sloganının da tam da altını çizdiği bu aslında, gündelik hayatta siyahların en derinlerine kadar hissettiği değersizlik hali.

Öte yandan ırkçılık sadece ayrımcılığa uğrayanın hissettiğinden ibaret değil. Irkçılık bariz ayrımcılığın, ırk temelli hareketin ötesinde, hatta bunlardan daha çok, ayrımcılığı yapanların ayrıcalıklarını korumaları için geliştirdikleri bir toplumsal düzenin adı. Tam da bu yüzden ırkçılık çalışmaları son yıllarda yerini “beyaz ayrıcalığı” çalışmalarına bırakıyor. Çünkü alenen ırkçı olmayan beyazlar da kuruluşunda hiç payları olmadıkları yapısal ırkçılıktan yararlanıyor, ırkçı bir dünyada beyaz olmanın ayrıcalığını, ayrımcılığı reddetseler de her gün tadıyorlar. Irkçılık, bu manasıyla, beyazlar arasında adı konulmamış bir ayrıcalık sözleşmesi olarak işliyor. Peki Barış Ünlü’nün cesur bir biçimde iki yıl önce sorduğu gibi böylesi bir sözleşme Türkiye için de söz konusu mu?[11] Bunu ilk cevaplamaya her şeyden önce o sözleşmeden istemeden faydalananlar başlamak zorunda.

DİPNOTLAR

[1] Minnesota savcıları daha sonra bu sürenin aslında “7 dakika 46” saniye olduğunu, lakin bu bir dakikalık hatanın vakaya etki etmeyeceğini ifade ettiler. (https://minnesota.cbslocal.com/2020/06/17/prosecutors-derek-chauvin-had-knee-on-george-floyd-for-746-not-846/)

[2] https://www.twincities.com/2020/05/28/minneapolis-police-abandon-third-precinct-hq-as-george-floyd-protesters-pull-down-fences/

[3] https://www.cnn.com/2020/06/07/us/minnesota-floyd-protests-sahan-journal/index.html

[4] Institute on Metropolitan Opportunity. 2015. “Why are Twin Cities so Segregated?” University of Minnesota Law School.

[5] Jones, Charisse. 2020. “Race Matters: Gap between Black and White Homeownership is Vast, New Report Finds”. USA Today. 29 Haziran. https://www.usatoday.com/story/money/2020/06/29/black-homeownership-lags-whites-fueling-wealth-gap-report-finds/3244738001/

[6] Alexander, Michelle. 2010. The New Jim Crow: Mass İncarceration in the Age of Color Blindness. New York: The New Books.

[7] https://twitter.com/anuradhasajj/status/1269021307087224832

[8] https://docs.google.com/document/d/1SsNl-elg2BRwN8ND8bmeVD0oUirg8qEDaNgg9hZ8zG4/edit

[9] https://cla.umn.edu/sociology/news-events/news/statement-department-sociology-university-minnesota-involvement-our-former-students-killing-george

[10] Duvar English. 2020. “Turkey’s President Erdoğan Condemns Minneapolis Police Killing of George Floyd.” 25 Mayıs. https://www.duvarenglish.com/world/2020/05/29/turkeys-president-erdogan-condemns-minneapolis-police-killing-of-george-floyd/

[11] Ünlü, Barış. 2018. Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi ve Krizi. Dipnot Yayınları.