Hegel’in dine yakınlığı veyahut uzaklığı, çokça tartışılagelmiştir. Onun, örneğin, panteist olduğu gerekçesiyle suçlanmışlığı vardır.[1] Ama ateist olduğu da düşünülmüştür. Öte yandansa, inançlı bir Hristiyan olduğuna da kanaat getirilmiştir.[2] Hegel’in dinle olan ilişkisinin giriftliği, açıktır. Bu, hem onun dinle ilişkisi açısından hem de onun dinle ilişkisinin, diyelim ki, kamu nezdindeki algılanışı açısından böyle gözükür. Onun, yani Hegel’in, gayet inançlı bir protestan, bir Lutherci olduğunu söyleyenler olduğu kadar, tekrarlarsak, basbayağı ateist, tanrıtanımaz olduğunu iddia edenler de vardır. Hegel’in çelişkilerin filozofu olduğuna dair yaygın kanı, onun felsefesinin muhteviyatıyla ilgili olduğu kadar, sanki felsefesinin etkisi, tesiriyle de ilgili gözükür. Kasıt, nam-ı diğer sağ-Hegelciler ve sol-Hegelciler arasında süren uzun soluklu entelektüel çekişmedir. Öyle gözüküyor ki, Hegel, dine olan ilgisinin mahiyeti söz konusu olduğunda, bölündüğü kadar, bölmüştür. Ama bir şey de kesindir ki, Hegel, bütün bir külliyatı boyunca, dini ve dinî temaları ele almayı, incelemeyi, analiz etmeyi, eleştirmeyi ve en nihayetinde de kavramsallaştırmayı hiç ama hiç bırakmamıştır. Dolayısıyla, Hegel’in, aynı tarihe olduğu gibi, dine de bariz bir ilgisi, eğilimi, yönelimi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Hegel, paradoksal bir şekilde, dini, farklı bağlamlarda ve açılardan, hem eleştirmiş hem de onun değerini teslim etmiştir. Hegel, örneğin, dini, çoşkun bir teolog gibi ululamaz. Ama fanatik bir ateist gibi de onu büsbütün kötücül veyahut yok saymaz. Hegel, daha çok, dinin, insan ve onun varoluşu açısından anlamını ve önemini (ister pozitif isterse de negatif olsun) kavramaya çalışır, denebilir. Hegel için, din, diğer her şey gibi, pek tabii insan tarafından üretilmiştir. Dolayısıyla, insan açısından, insanî açıdan bir değeri vardır. Din, bir şeyler ifade ettiği kadar, kuşkusuz ki her şeyden önce insanı ifade eder. İnsan dini üretir, ama din de insanı (diyelim ki, inanç ve iman aracılığıyla) üretir, denebilir. Hegel, mesela, bir pozitivist gibi İsa’nın ya da Musa’nın cismani varlıklarıyla, hakikaten var olup olmadıklarıylailgilenmez. Bu, yani dinî figürlerin maddesel varlıkları, Hegel’e kalırsa, inanç açısından hiçbir şey ifade etmez. Hegel’e göre, eğer ki onlara inanılıyorsa, yani onlara inananlar varsa, onlar da vardır. Çünkü onlar, yani inananlar, bu dünyada inançlarını, yani dinî figürlerin ideallerini ve dolayısıyla dini somutlarlar. İnanç ve onun gereklilikleri aracılığıyla dünyayı kurarlar. Bu açıdan, Hegel’e göre, dinî figürler ve din, hiç de soyut şeyler değil ama tam aksine, basbayağı somut fenomenlerdir. Dolayısıyla, büsbütün göz ardı edilmeleri, ancak ve ancak onlara dair bir anlayışsızlığın, bir ilgisizliğin ürünü olabilir. Hegel için din, bu anlamıyla, yani insan için önem teşkil ettiği kadarıyla, önem arz eder.

Hegel, her ne kadar düşüncesi dinden fazlasıyla beslense de, tabiî ki bir teolog değildir. Dolayısıyla, dini de bir teolog gibi ele almaz. Bir filozof olarak Hegel, dini filozofça, yani kavramlarla olan ilişkisiyle ve ilişkisinde ele alır. Yani, dinin kavramsal özünü bulmaya, anlamaya, kavramda ve kavramla ortaya çıkarmaya çalışır. Kısacası, felsefeyi dinden değil ama dini felsefeden görür. Bu açıdan, Hegel, dine karşı ister istemez eleştireldir. Çünkü onu doğrudan benimsemektense, felsefe aracılığıyla kavramaya uğraşır.

Genel kanının aksine, Hegel, dini eleştirmiştir. Hatta, dinin sıkı bir eleştirmeni olduğu dahi söylenebilir. Hegel din ve dinî deneyime dair analiz ve eleştirileri, külliyatının aşağı yukarı tüm parçalarına yayılır. Erken dönem metinlerden dergi yazılarına, derslerinden kitaplarına dek, Hegel, dinle yakinen ilgili olmayı sürdürmüştür. Hegel’in dine karşı takındığı eleştirel tutum, onu dinin olumlu yanlarını görmeye ittiği kadar, olumsuz taraflarını da irdelemeye yöneltmiştir. Onun din eleştirisi, kuşkusuz ki salt olumsuz değildir. Diyelim ki, o, bir Marx ya da bir Feuerbach gibi, dini büsbütün bir yanılsama olarak görmez. Ama Hegel, bir yandan da dinden eleştirilerini hiç mi hiç eksik etmemiştir. Hatta, denebilir ki, örneğin, Marx ve Feuerbach, dinin bir eleştirisi söz konusu olduğunda, Hegel’den fazlasıyla etkilenmiş iki isimdir.

Hegel’in din eleştirisinin radikalliği, çokça dillendirilmez. Oysa ki, Hegel’in dine karşı aldığı tutum, yer yer Nietzsche gibi azılı bir din aleyhtarını dahi şaşırtacak denli sertleşir. Hegel, birçok metninde dini eleştirel analizlere pek tabii tâbi tutar. Dolayısıyla, Hegel’in dine olan tutumunu, tavrını tamlığında ve bütünlüğünde kavrayabilmek için, yine onun birçok metnine başvurmak, elzemdir. Yani, Hegel’in dine dair anlayışını tek bir metinle sınırlamak, diyelim ki, yalıtmak, zor, belki de imkânsızdır. Hegel’inki, hayatla fazlasıyla iç içe olan, hayatın aşağı yukarı her bir alanına tesir eden, etmeye çalışan bir felsefe olduğundan, kısacası özünde diyalektik olduğundan, hiçbir konuda, sanılanın aksine, son sözü söylemez. Ve tabiî ki, din başlığı da bir istisna teşkil etmez. Fakat bütün bunlara karşın, Hegel’in din eleştirisini tekrar ele almak, altını çizmek, bu konuda bir şerh düşmek, gerekli gözükür. Hegel’i, denebilir ki, belki de hiç hak etmediği mümin imajından az da olsa kurtarmak gerekir. Bunu yapmaksa, en nihayetinde, bizzat onu okumak ve yorumlamakla mümkün olacaktır.

Din eleştirisi söz konusu olduğunda, Hegel’in sıklıkla dönülen metni, tabiî ki Tinin Fenomenolojisi’dir. Dolayısıyla, ben de bu metnin ilgili bölümünü ele alarak, betimleyerek ve yorumlayarak tartışmayı sürdüreceğim, sürdürmeye çalışacağım. Yani, tartışmayı Tinin Fenomenolojisi’yle sınırlı tutacağım. Böylelikle, ister istemez sınırlı, ama bir yandan da el verdiğince verimli bir tartışma yürütmeyi ve ayrıca, Hegel’in erken dönem din eleştirisinin tamamını olmasa da ana hatlarını ortaya çıkarmayı umuyorum. Kısacası, amacım, çoğunlukla resmedilmiş olduğu hâliyle dindar bir Hegel’i değil ama dine karşı eleştirel bir Hegel’i ön plana çıkarmak olacak, diyebilirim.

***

Hegel, dini ya da, diyelim ki, dinsel bilinci (dinsel bilinçten kasıt, salt bilişsel değil ama duygusal ve varoluşsal tutumların tümüdür[3]) Tinin Fenomenolojisi’nin dördüncü bölümünün B kısmında, Stoacılık ve Kuşkuculukla birlikte eleştirir. En baştan eklemek gerekir ki, Hegel’in eleştirisi, bu kitap özelinde, büsbütün bir din eleştirisi, örneğin, bir kurum veyahut bir sistem olarak dinin eleştirisi değildir. Hegel, dini, bilinç düzeyinde, bilinçle birliğinde, yani dinsel bilinç olarak ele alır. Onu fenomenolojik olarak inceler.[4] Bu anlamda, din, Tinin Fenomenolojisi’nin genel planı içinde ele alınır ve eleştiriye tâbi tutulur, denebilir. Yani, din, insan bilincinin diyalektik gelişim evreleri içerisinde bir uğrak, bir odak, bir an olarak görülür. Basitleştirirsek, Hegel, doğrudan doğruya dini değil ama dinin ortaya çıkarmış olduğu özgül bilinci, bu bilincin dünyayla ve kendisiyle kurmuş olduğu ilişkiyi eleştirir. Bu anlamıyla, Hegel’in din eleştirisinin, bilinç düzeyinde işletilen bir eleştiri olduğunu söylemek pek tabii yanlış olmayacaktır. Eleştiriliyor olan, bir bilinçtir, bir bilinç hâlidir, bir bilinç tavrıdır. Ve yine eleştiriliyor olan, şu ya da bu bilinç değil ama, Hegel’in adlandırdığı şekliyle, mutsuz bilinçtir (İngilizce’siyle unhappy consciousness ya da Almanca’sıyla das unglückliche Bewußtsein). (Tarihsel olaraksa, bu bilincin tekabül ettiği anlayışın, ortaçağ Hristiyanlığı, yani arkaik Katoliklik olduğu söylenebilir.)

Hegel, mutsuz bilincin, “kendisinin ikili, salt çelişkili bir varlık olarak bilinci” olduğunu söyler.[5] Belirtmek gerekir ki, bu bilincin özü, bir bilinç düzeyi olarak Stoacılığın ve Kuşkuculuğun aşılmışlığını imler. Stoacılık, “bireyselliğe bütünüyle gözlerini kapayan” bir bilinç düzeyinde kalırken, yani özgürlüğün kendisini değil ama yalnızca kavramını öne sürerken, özgürlüğü salt düşüncede yaşarken[6]; Kuşkuculuk, “bilinçsiz bir çelişki ve bunun durmak bilmez devimi” olarak, kendi dışındaki her şeyi şüpheli kılar, bir bakıma (kendini) olumlarken (diğer her şeyi) olumsuzlar, bu bakımdan da özgürlüğü olumsuzlukla ve olumsuzlukta gerçekleştirir[7], ki bu da fiziksel olarak kendini yok etmeye, yani intihara dek gidecektir. Ve hatta, gitmelidir. İşte, mutsuz bilinçtir ki, söz konusu olan iki bilinç düzeyini de aşar. Onları diyalektik olarak ortadan kaldırır. (Not düşmek gerekir ki, Hegel için, kaldırma, yani diyalektik aşma, salt ortadan kaldırma değil ama saklayarak, diyelim ki kapsayarak ortadan kaldırmadır.) Stoacılık, Kuşkuculuk tarafından diyalektik olarak aşıldıysa; Kuşkuculuk da, mutsuz bilinç tarafından diyalektik olarak ortadan kaldırılacaktır. Kuşkuculuğun muhteviyatı, değişip dönüşmek suretiyle yeni bir bilinçte eriyecektir. Çelişkinin bilinci olan, mutsuz bilinç hâline gelecektir.

Hegel, mutsuz bilincin “kendi içinde bölünmüş bilinç” olduğunu söyler.[8] Ve bu çelişkili bilincin özü, bölünmüşlüğü tek bir bilinçte taşıyor olmasıdır. Kuşkuculuk, çelişkiyi kendisiyle diğer her şey arasında kuruyordu. Mutsuz bilinçse, çelişkiyi kendi içine taşıyan, kendinde çelişik hâle gelen, kendini kendi içinden bölen bilinçtir. Bu, dışsal anlamda değil ama içsel anlamda bölünmüş bir bilinçtir. Dıştan değil ama içte ve içten bölünmüştür.

Bu bölünmüş bilincin özü, ilkin, özsel ve özsel-olmayan olarak iki tür bilinç kipine bölünür. Özsel-olan, değişmeyen, yalın olandır. Özsel-olmayan ise, yalın olmayan, değişebilir, yani oluş hâlinde olandır. Denebilir ki, bu iki bilinç kipi, mutsuz bilinçte, birbirlerine “yabancı özlerdir.”[9] Bu, mutsuz bilincin çelişkisi ve dolayısıyla bölünmüşlüğününtemelidir. Bilincin nüvesi, kendinde çelişik olduğundan, kendisini özsel-olmayan olarak duyumsar. Ama bir yandan da, özsel-olanın da bilincini kendi içinde taşıdığından, bu özsel-olmama hâlinden kendisini kurtarmaya meyleder. Yani, özsel-olanla bir olmaya çalışır. Ama söz konusu bilincin ta kendisi bu bir olmanın imkânsızlığı, yani özsel-olanla özsel olmayanın özsel karşıtlığı üzerine kurulduğundan, bu bilincin devinimi, ister istemez kendisini, yani çelişkisini yeniden ve yeniden üretir. Çelişkiyi muhafaza etmek, yani özsel ve özsel olmayan arasındaki karşıtlığı olumlamak, onun için asli olan hâline gelir. Hatta bu, halihazırda mutsuz bilincin ta kendisidir. Onun özgül devinimidir. O, “değişen, tutarsız, kararsız bir ‘kendi’ ile değişimsiz, ideal bir ‘kendi’ arasındaki uçurumun” bilincidir.[10]

Bu bilinçte, özsel-olmayan, İnsan; özsel-olansa, Tanrı olarak belirir. Bu bağlamda, insan, yanlış ya da eksik bir kendidir. Dolayısıyla, yadsınmak suretiyle aşılması gerekendir. Tanrıysa “henüz erişilmemiş gerçek ‘kendi’ olarak” görünür.[11] Böylelikle, bu bilinçte, hakiki kendilik, bir öteye, bir öte-dünyaya yansıtılır, bir bakıma şimdiden ertelenir. İdeal kendilik ya da bilincin tam, eksiksiz hâli; kendinde var olan, dünyadan ve ideal olmayan kendilikten ayrı olan Tanrı’dır. Onla, yani Tanrı’yla bir araya gelmek, dolayısıyla ideal kendilik içinde erimek, şimdide ve burada asla mümkün değildir. Umut, yalnızca umut olarak kalır. Ki umudun kendisi, Hegel’in de belirteceği üzere, bu özgül bilinç açısından, salt olumsallıktır.[12] Yani, umut edilene ulaşma imkânı, her daim belirsizliğini korur. Ve korumalıdır, çünkü değişmez olan, yani Tanrı, bu bilinç tarafından değişebilir olan, yani insandan tamamen kopartılmış ve yalıtılmış olan olarak görülmüş ve tanınmıştır. Tanrı, denebilir ki, mutsuz bilinç için, salt ayrı olan olarak kalır. Bu bilinç için özsel-olan, yani bir araya gelinmesi gereken “zorunlu olarak zamanda yitmiş, uzayda ve uzakta” olmuş olan ve “saltık [mutlak] olarak olarak uzakta” kalacağı düşünülendir.[13] Bu bilincin özü, tekrarlarsak, kendisini özsel-olmayan olarak belirler. Ve bir yandan da, özsel-olmayanın özsel-olanla hemhâl oluşunu umar. Ama bu özsel ve özsel-olmayan arasındaki utkulu birleşmeyi umma hâli de, bu bilincin kendisidir, yine onun özgül devinimidir. Dolayısıyla, bu bilincin ortaya çıkarmış olduğu hâliyle özsel-olmayan, asla özsel-olanda tam anlamıyla yitip gitmeyecektir. Fakat, aksine, özsel-olmayan, özsel-olanla ilişkisini, yani karşıtlığını ve bu karşıtlığının ortaya çıkarmış olduğu çelişkiyi muhafaza etmek suretiyle mutsuz bilincin var olma imkânını, yani hayatın özünde çelişik olduğu ve özsel-olan haricindeki herkesin ve her şeyin aslında özsel-olmayan olduğuna dair tespitini meşrulaştıracaktır.[14]

Mutsuz bilincin, özsel-olanla özsel-olmayanı bir arada, kendi içinde bulundurduğu açıktır. Ama o, bu ikisini uzlaştırmadan, karşıtlık içerisinde bulundurur. Bu bilince göre, özsel-olanla özsel-olmayan, uzlaşması mümkün olmayan iki özdür, cevherdir. Bir uzlaşma, ancak özsel-olmayanın özsel-olanda yitmesi ya da daha doğrusu, özsel-olanla birleşmesi sonucunda mümkün olabilir, ki bu da bir uzlaşmadan çok, bu bilinç açısından, bir teslim olma olarak görülebilir. Hegel’e göre, bu bilincin özsel-olmayanı özsel-olanla uzlaştırması mümkün değildir. Çünkü özsel-olanı kendinden menkul, değişmez bir öz olarak kabul eder. O, özsel-olanı özsel-olmayandan tastamam koparır. Uzlaşma ise, bu ikisinin birliği, yani özsel-olmayanın özsel-olanda erimesi değil ama özsel-olmayanın özsel-olanla mutlak birliğidir. Yani, asıl uzlaşma ve söz konusu bilincin bilmediği, özsel-olan özün de en az özsel-olmayan öz kadar kendisi olduğudur. Kısacası, Tanrı, kendisidir. Tanrı, insandır. Ve hep öyle olmuştur. Ama o, bilinci itibariyle bunu anlamaktan acizdir. “Ama [mutsuz bilincin] bilmediği,” der Hegel, “ya da onun için olmayan ise, bu nesnesinin, onun için özsel olarak bireysellik şeklini taşıyan Değişmezin onun kendisi olduğu, kendisinin bilincinin bireyselliği olduğu” ve özünde bu anlama geldiğidir.[15]

Mutsuz bilincin içsel dinamiği, ona, yalnızca özsel-olmayan olarak düşünme imkânı tanır. Yani, özsel-olan olarak değil ama salt özsel-olanı düşünür. Özsel-olan, onun için düşüncede kalır. Düşüncede var kılınır. Bu düşüncenin formu, tapınmadır. Hegel, bu düşünme şeklinin “biricik içkin nesnel düşünme kipi” olan kavrama ulaşamadığını belirtir.[16]Çünkü bu düşüncenin nesnesi, kavranamaz, tesir edilemez bir şey olarak görünür. Dolayısıyla, nesnesini, yani Tanrı’yı böyle düşünen bilincin kendisi, “kendi kendisini, ama bir bölünme olarak, acı ile duyumsar” ve bölünmüşlüğün acısını çeker.[17] Özsel-olan tarafından bilinip tanındığından emindir, ama ona ulaşması da, en azından şu anda ve burada, mümkün değildir. Dolayısıyla, özsel-olan, mutsuz bilinç için “öte-yandır ki, yakalanınca kaçar, ya da daha doğrusu şimdiden kaçıp gitmiştir.”[18] Mutsuz bilincin içsel dinamiği, özsel-olanın özünü kavramaz, ama sadece, yarım yamalak bir şekilde duyumsar. Ama bu duyumsaması da, özsel-olanı, kendisine karşıt, yani kendisinin olmadığı, olmak istediği ama olamadığı bir şey olarak alır. Dolayısıyla, bu bilincin hakikati, özsel-olanı tamlığında ve bütünlüğünde kavramak suretiyle hakikatte özsel-olan olmaklığının bilincine varmak değil ama zorunlu olarak özsel-olmayanı özsel-olanla karşıtlık ve ayrılık temelli ilişkisinde kavramak ve bilmektir.

Hegel, mutsuz bilincin özsel-olanı kendinden menkul bir şey olarak düşünmesi itibariyle, ister istemez bir kendinin duygusuna ya da bir öz-duyguya eriştiğini söyler.[19] Ama bu duyguya da, aslen, özsel-olan olarak değil ama özsel-olan sayesinde vardığını düşündüğünden, yine gerisin geriye bölünmüşlüğünün katıksız duyumsanışına döner. Kendisini, özsel-olana atfetmiş olduğu gibi, tam anlamıyla kendinde ve kendi-için duyumsamaz. Onunki “daha çok henüz kırık bir öz-pekinlik olarak kalır” der Hegel.[20] Dolayısıyla, özsel-olmayan öz olarak insanın, mutsuz bilinç düzeyinde, yapıp ettiği her şey kendisi için nafile olmasa da, yarım, eksik olarak görülür. Çünkü bu bilincin özü, hayatı kendisi tarafından üretilmiş veyahut üretilebilir bir şey olarak değil ama ona armağan edilmiş ve armağan edenin hayrına kullanılması gereken bir şey olarak görmektir. Yani, mutsuz bilinç için yaşam, özsel-olmayan tarafından değil ama özsel-olan tarafından yaratılmış bir şeydir. Ve özsel-olmayanın da, bu yaşama ve dolayısıyla yaratıma dâhil olduğu oranda, özsel-olana (özsel-olmayanın, yani insanın yaşamı dönüştürücü tüm yetilerine ve güçlerine karşın) tâbi olduğu düşünülür. Kısacası, insanın yaşamı kurucu ve dönüştürücü yetileri ve güçleri ve hatta insanın ta kendisi, yani yaşamı, özsel-olanın, tekrarlarsak, bir hediyesi ve salt onun, yani özsel-olanın hayrı için tasarruf edilmesi gereken bir şey hâline gelir.

Ve özsel-olmayan, basitçe insan, üretir. Ama bunun imkânını, özsel-olana, yani Tanrı’ya bağlar. Ona teşekkür eder, şükreder. İnsan, mutsuz bilinçte, denebilir ki, ediminin bağımsızlığının bilincinde değildir. Fakat ediminin bilincinde olduğu oranda, Tanrı’yla bir tür birlik tesis eder. Edimin bağımsızlığında, kendisiyle bir değildir. Ama ediminin bağımlılığında, Tanrı’yla birdir. Ediminin Tanrı’yla birliği oranında, o da Tanrı’yla bir bakıma birdir. Ama yine de, ne yaparsa yapsın, bölünmüşlüğün bilinci olarak kalır. Çünkü ediminin bağımsızlığının bilincine erişemez. Fakat ister, yapar ve yapmış olduğu şeyden yararlanır. Dolayısıyla, aslen, kendisinden, özsel-olan için, büsbütün vazgeçmez. Kendisinden vazgeçmemişliğini teşekkür, şükür yoluyla kendisi aracılığıyla özsel-olan nezdinde meşrulaştırır. Özsel-olanla özsel-olmayan arasında şükür vasıtasıyla salt düşünsel bir denge kurar. Kurulmuş olan bu denge, bilincin bölünmüşlüğünü ve onun mümkün kıldığı tüm içsel yükü tamamen ortadan kaldırmasa da, el verdiğince uysallaştırır, diyelim ki, dayanılabilir kılar. Böylelikle, “edimsellikteki bilinçli özgünlük minnettar tanıma ile bastırılır.”[21] Ve her türlü insanî edim, Tanrısal lütfun umuduyla özsel bağımsızlığını yitirmeye meyleder. Edim, bizzat eyleyen için, kendinde bir önem arz etmez hâle gelir. Ve dolayısıyla, eylemin dönüştürücü gücü de eyleyenin nezdinde, yani onun bilincinde, iptal olur.

Hegel, mutsuz bilincin edimsel eylemini “bir hiçliğin eylemi ve [ondan] yararlanımı ise mutsuzluğun duygusu” olarak görür.[22] Edimsellik, özsel-olana atfedilse ve onun dolayımında işletilse de, bir öz-duygu yaratır. Ama bu öz-duygu, ediminin bağımsızlığının bilicine henüz erişemediği için, edimselliği özsel-olanla karşıtlık içinde algılar. Çünkü ediminin bağımlılığında kendini hâlâ daha özsel-olmayan, özsel-olamayacak-olan olarak duyumsar. Dolayısıyla, edimselliğinden büsbütün kurtulmaya meyleder. Bu bilincin, yani mutsuz bilincin tavrı, Hegel’in de adlandırdığı şekliyle, kendisini hayvansal işlevlerde edimsel birey olarak bilir. Yer, içer, sevişir, vs. Fakat bunlar, ona basit, kompakt olan faaliyetler değil ama karmaşık, özsel-olanla karşıtlık içinde olan faaliyetler gibi gözükür. Yani, özsel-olan, insanın yapıp edebilirliğini kendisine bağımlı kıldığı ve insan da özsel-olanı, yani Tanrı’yı kendinden menkul gördüğü oranda, edimselliğin ta kendisi sorunsallaşır. İnsan, artık, edimini özsel-olmayışının özü olarak görür. Ve doğal edimleriyle de sanki onlar birer düşmanmışçasına savaşıma girer. Bu, denebilir ki, mutsuz bilincin çileciliğidir. Öyle gözüküyor ki, Hegel, Nietzsche’den bile önce, çileciliği tespit etmiş ve eleştirmiştir.

Çileci, hayvansal işlevlerde takılıp kaldığı için ve bu takılıp kalması sonucunda onları dahi yerine getiremez hâle geldiğinden, bir anlamda hayvan dahi olamaz. Çünkü hayvanî işlevlerini dosdoğru yerine getiremez. Tabiî ki arzular, hayvanî arzuları vardır. Ama bunlar, onun için, salt sorundur. Ama yine de, çileci, söz konusu sorunu, özsel-olanla bağlantısında kurar ve kavrar. Dolayısıyla, kendinden, tikelliğinden vazgeçme hâlini, inancının, yani özsel-olana tâbiyetinin ve teslimiyetinin bir gerekliliği olarak görür. Fakat bu da ona yetmez, çünkü kendinden kararlı bir vazgeçmeyle kendisini büsbütün yitireceğinden, orta yol veya, Hegel’in dediği gibi, bir orta terim bulması gerekir. Yani, yaşam, bir çile olarak algılandığı ve ona dayanılması gerektiği için, çileci, yaşamda kalmaya meyleder. Ve bilincinin olduğu hâliyle yaşamda kalması da mümkün olmadığından, değişen ile değişmez arasında bir aracı hâlbulması gerekir. Mutsuz bilincin diyalektiği, bu aracı hâli, orta terimi, rahiplikte, rahiplik mesleğinde bulur.

Rahiplik mesleğinde söz konusu olan, basitçe, Tanrı’nın buyurduğunu yapmaktır. Dolayısıyla, rahibin, yani insanın yaptığı, eylemi, artık kendisinin eylemi değildir. Şöyle ki, artık, eylem, bu düzeyde, ne istenmesi, ne de yapılması açısından insanın eylemidir.[23] İstenç ve eylemlilik, Tanrı ya da nam-ı diğer özsel-olan tarafından soğurulur. Çünkü şu ya da bu şey Tanrı istiyor diye istenir ve ayrıca şu ya da bu eylem Tanrı yapılmasını buyuruyor diye yapılır. Eylemin sorumluluğunun bilinci, bu radde, yiter; çünkü ortada yapıp ettiklerinin sorumluluğunu alacak bir bilinç yoktur. Dolayısıyla, eylem, kendi-için olmaktan ve edimsellik de insanın “kendi-için-varlığı olarak” görülmekten, bilinmekten çıkar.[24] Rahibin yaptığı, eğer ki bir şey yapıyorsa, yapmaktan el çekmektir. O, hem istencini hem eylemliliğini hem de eylemliliğinin ortaya çıkarmış olduğu ürünü (örneğin, oruçta ve perhizde) elden çıkarır. Bunları, Tanrı’nın lütfu uğruna göz ardı eder. Böylelikle de, kendisini salt nesnel bir varlık ya da bir şeye indirger. Böylece, insan, lafta değil ama hakikaten, pratikte kendisinden vazgeçmiş olur. İnsanı insan yapan ve insanî kendiliğin yegâne imkânı olan edimsellik, salt özsel-olan olarak görülen ve bilinene bağımlı kılınmak suretiyle lağvedilmiştir. Ama bir yandan da, edimin bu iptali Tanrı uğruna olduğundan, özsel-olmayan için kendinden vazgeçiş salt olumsuz olarak da gözükmez. O, tikel istençten vazgeçmiştir, ama şimdi, Hegel’in dediği gibi, evrensel istençle bir olduğunu düşünür. Evrensel istencin, onun aracılığıyla, yani tikel olan kanalıyla istediği söylenebilir. Ama tabiî ki, bu evrensele dönük istencin kendisi de, kaynağını özünde insanda taşır. Yani, insanın Tanrısal olarak düşündüğü istencin özü, aslında, insansaldır. Fakat insan, kendisini özsel-olan karşısında özsel-olmayan olarak tanımlaması ve böyle bilmesi itibariyle, yani özgül bilinci dolayısıyla, bunu henüz bilmez. Dolayısıyla, bu bilincin eylemliliği de, ya hayatta kalmak ya da ilahi olandan,ötedekinden kabul görmek için yapılan faaliyetlerle sınırlanır. Mutsuz bilincin eylemi, “yoksul bir eylem” olarak kalır, der Hegel.[25] Hayatta kalmaksa, bu bilinç için, acı çekmekten farksızdır. Çünkü o, bütün bunlardan, yani eylemin kendinde nafileliği ve ondan yararlanma hâlinin, zorunluluğunun yükünden, ancak bir ötede, bir öte-yanda, bir öte-dünyada kurtulacağına inanır. Dolayısıyla, burada, ötenin berisinde, tatminsizdir. Öteden kopmuştur. Ondan ayrılmıştır. Buradadır, ama burası hiçtir. Ve öteyle kavuşmanın da garantisi yoktur. Mutsuzdur.

DİPNOTLAR

[1] Beiser, Frederick (Ocak, 2019). Hegel, İstanbul: Alfa Yayıncılık, s. 194.

[2] Beiser, Hegel, s. 170.

[3] Bumin, Tülin (Ocak, 2016). Hegel, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s. 54.

[4] Bumin, Hegel, s. 60.

[5] Hegel, Georg Wilhelm Friedrich (Ocak, 2011). Tinin Görüngübilimi, İstanbul: İdea Yayınevi, s. 137.

[6] Kojève, Alexandre (Ocak, 2015). Hegel Felsefesine Giriş, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s. 55.

[7] Kojève, Hegel Felsefesine Giriş, s. 56.

[8] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 137.

[9] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 138.

[10] Copleston, Frederick (Ocak, 2011). Hegel, İstanbul: İdea Yayınevi, s. 32.

[11] Copleston, Hegel, s. 32-33.

[12] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 140.

[13] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 140.

[14] Kojève, Hegel Felsefesine Giriş, s. 57.

[15] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 142.

[16] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 142.

[17] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 142.

[18] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 142.

[19] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 143.

[20] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 143.

[21] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 146.

[22] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 146.

[23] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 148.

[24] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 148.

[25] Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 149.

Kaynakça

Beiser, Frederick, Hegel, çev. Seçim Bayazit, İstanbul: Alfa Yayıncılık, 2019.

Bumin, Tülin, Hegel, İstanbul: Yapı Kredi Yayıncılık, 2016.

Copleston, Frederick, Hegel, çev. Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınevi, 2011.

Hegel, Georg Wilhelm Friedrich, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınevi, 2011.

Kaufmann, Walter, Hegel Üzerine Yorumlar I içinde “Genç Hegel ve Din”, çev. Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınevi, 2014.

Kojève, Alexandre, Hegel Felsefesine Giriş, çev. Selahattin Hilav, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015.

Rockmore, Tom, Hegel’den Önce Hegel’den Sonra, çev. Kağan Kahveci, İstanbul: Say Yayınları, 2019.