Alain Badiou, Filozof Ahmed’de Cezayirli bir göçmen olan Ahmed’in sesiyle şöyle seslenir: “Sonucu inceleyin, inceleyin ki sebebi göresiniz. Zira kesin bir şey varsa, o da şudur ki, sebep, sonucun içinde muhakkak mevcuttur. […] sonucun içinde sebebe rastlamayacak olursanız, bir mucizeye, kendi başına meydana gelmiş olan bir sonuca tanıklık etmiş olacaksınız.”[1] Son yarım yüzyıldaki savaş konseptinin vardığı nihai nokta, kuşkusuz terör saldırılarıdır. Eğer terör saldırılarını irrasyonel, radikal grupların amaçsız eylem pratiği olarak değerlendiriyorsak Badiou’nun Ahmed’inin söylediği gibi eylemleri salt sonuçlar olarak görüyor, nedenlere dair bir sorgulamayı üstlenmiyor ve esasında onları “mucize”den farklı düşünmüyoruz demektir.

Terör saldırılarını çağın savaş konseptini dışarıda bırakarak salt sonuçları üzerinden değerlendirmek; saldırıları, sebebi kendinden menkul bir mucize (kelime anlamıyla) olarak görmeye neden olmaktadır.  Bununla bağlantılı olarak saldırıların irrasyonelliğine karşı sunulan çözüm ise rasyonel “Batı mucizesi” (hem kelime hem de sunduğu yaşam dünyası anlamıyla) savunusundan öteye gidememektedir. Mevcut çalışma bu bakış açısının aksine, XXI. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren sistematikleşen terör saldırılarının yüzyılın savaş konseptinin bir sonucu olduğu kabulünden yola çıkarak, savaşa dair bir çözümleme önermektedir.

Böyle bir okuma gerekliliğinin ise, Slavoj Zizek ve Alain Badiou gibi XXI. yüzyılın politik antinomilerine karşı “komünizm ideası”nı[2] savunan düşünürlerin Kasım 2015 Paris saldırılarına dair çözümlemelerinde savaş, müdahalecilik, göçmenlik ve terör saldırılarına ilişkin tezlerindeki “uyuşmazlıktan”[3] doğduğunu söyleyebiliriz. Zizek, Paris saldırıları sonrasında Batı’nın ve daha özelde solun, Paris saldırılarının ardından radikal Batılı kökenlerine sarılması gerektiğini vazederken[4]; Badiou, Batı’ya duyulan arzunun hüsrana uğramasının ölüm içgüdüsüne alan açtığını söyler[5]. Her iki düşünür de Batı’nın (ABD ve Avrupa) Ortadoğu’daki müdahaleciliğinin göçmen akınına yol açtığı ve göçmenlerin sınıfsal konumunun saldırılara neden olduğu konusunda hemfikirdirler.[6] Fakat aynı zamanda savaş konsepti ile terör saldırıları arasında doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisi kurmak yerine Avrupa’daki göçmenlerin ekonomi-politik sorunları ile bu sorunlarla Batılı değerlerin karşılaşması durumunda açığa çıkacak olası çatışmaları Batı’nın değerleri lehinde uzlaştırılması gerektiğini düşünürler.

Bu durumda başlangıç noktası için ileri sürebileceğimiz sorular şunlardır: Batı’nın değerleri ve kökleri, sömürgecilik ve müdahalecilik tarihinden bağımsız mı ilerlemektedir? “Uluslararası/ küresel iç savaş”[7], “asimetrik savaş”[8] şeklinde nitelendirilen yeni savaş konseptinin sonuçları, içeride ve asimetrik olarak terör saldırıları şeklinde sonuç veriyor olabilir mi? Veya savaşların haklı gerekçeleri Batılı değerlere dayandırılırken, savaşın hezimetinin faturası neden tüm dünyaya kesilmektedir? Tam da bir fatura olduğu için global kapitalizmin sermaye ortakları arasında pay ettirilmesi savaş ekonomisi ile politikasını iki ayrı kategori gibi kabul etmek ve savaşın yeniden-üretimine katkı sağlamamakta mıdır? Savaş, göç ve hemen sonrasında kendisini gösteren terör saldırısı ülkelerin sınırları içinde görünür kılınana kadar bir dış politika, göçmenler yoluyla ülke sınırlarından geçip içeride bir saldırıya yol açınca iç politika sorunu mudur? Böyle bir tabloda dış politika ile iç politika arasında hala kategorik bir ayrım yapılabilir mi?

Terör saldırıları ile yüzyılın savaş konsepti arasındaki bağıntı kuşkusuz öncelikle savaşın son yüzyılda nasıl evrildiğini serimlemekle anlaşılır kılınabilir.

Son Yüzyılda Savaşın Dönüşümü ve XXI. Yüzyıl Savaş Konsepti

I.Dünya Savaşı’nı bir “dünya savaşı” yapanın yeryüzüne yayılma etkisi üzerinden değerlendirirsek klasik bir okuma yapmış oluruz. Lakin savaş sonrasındaki değerlendirmelere ve II. Dünya Savaşı’na giden konsolidasyon sürecine yakından baktığımızda devletlerin iç ve dış politikaları arasında doğrudan bir etkileşim olduğunun kabulü ve bu kabule dayanarak dış politikanın yeniden düzenlendiğini görürüz.[9] Savaşı hem başlatan hem de tek mağlup sayılan Almanya’nın iki dünya savaşı arasındaki politik seyrinin böyle bir okuma için iyi bir örnek olduğunu düşünmekteyiz.

Almanya’nın savaştaki yenilgisinin muhasebesini yapan ve iki dünya savaşı arasındaki süreçte Alman politikasındaki etkin isim olan Karl Haushofer, yenilginin en önemli nedeninin Almanya’nın jeopolitikaya ve dünya politikasına dair bilgi eksikliği olduğunu saptar. I. Dünya savaşına kadar Almanya’ya nazaran İngiltere, Fransa ve Portekiz’in “başarılı” kolonizasyon süreci ile esasında coğrafi politizasyon sürecine vakıfken, savaştan sonra Haushofer ile birlikte jeopolitika, Almanya’nın dış politikasının resmi politik söyleminin merkezine yerleşir. Haushofer’a göre jeopolitika, yeryüzü ilişkilerinin politik gelişmelerle olan bağlantısının bilimidir. Fakat jeopolitika, kolonizasyondan farklı olarak salt ekonomik bir ilgi değil; yeryüzünü ülkenin politik gündemine de uyumlu şekilde kullanabilme kapasitesidir.

Haushofer’in görüşlerinin arka planında ise Rudolf Kjellen ve Friedrich Ratzel’in ileri sürdükleri jeopolitika tanımları vardır. İsveçli siyasi coğrafyacı Kjellen jeopolitikayı coğrafi bir terim olarak kullanan ilk düşünür iken Alman coğrafyacı Ratzel ise Lebensraum (yaşamsahası) kuramında coğrafi terime politik düzlem sağlayan isimdir. Ratzel, devleti “organik bir varlık” olarak tanımlar ve Lebensraum’un devlet ölçeğinde “hayatın yeryüzüne dağılmış hali” olduğunu ileri sürer.

Darwin’in evrim kuramının işleyiş ilkesi olan “hayatta kalmak için mücadele”nin esasında “mekan için mücadele” anlamına geldiğini ileri süren Ratzel’e göre “mekan, mücadeleyi kazananın hakkıdır.” Dolayısıyla coğrafya, salt bir yeryüzü meselesi değil devletin yaşam sahası olarak biyo-coğrafyadır.[10] Böyle bir arka plan ile birlikte Almanya’nın denizaşırı yayılımının doğal biyolojik gelişme olduğunu savunan Haushofer için bunun yolu ancak jeopolitika bilgisine hakim olmaktır. Böylece jeopolitika salt coğrafi bir kavram olanın ötesinde “operasyonel bir politik-askeri araç” olarak açığa çıkar. Günümüzde de hala savaşların operasyonel ve teknik bir unsura indirgenen jeopolitika, esasında çağının egemenlik kuramı ile uyum içerisinde dönüşür.

Clausewitz’in savaş kuramları ve Foucault’nun iktidar çözümlemelerinde ileri sürdükleri savaş aksiyomlarında da görebileceğimiz gibi savaş ile politika esasında kategorik bir farklılık göstermemektedir. Clausewitz, “savaş politikanın başka araçlarla devamıdır” derken[11]; Foucault, politikanın, savaşın başla araçlarla sürdürülmesi olduğunu söyler.[12] Clausewitz, savaş teorisinde, savaşın karakterinin politikanın karakterinden bağımsız düşünülemeyeceğini söylerken[13]; Foucault, savaşı, iktidarın sınır durumu olarak değerlendirir ve iktidarın iki çözümleme mekanizmasından biri olarak ilan eder. İlki, “hukuksal şema” mekanizması iken; ikincisi “bastırma-savaş” mekanizmasıdır.[14] Foucault için iktidarın tezahür alanları kategorik ayrım gözetmez ve söz konusu iki şema iktidarın kendisini ikame ettiği düzlemlerdir.

Foucault’nun hukuksal şema analizinde iktidarın ikame biçimini biyopolitika olarak saptaması ile paralel olarak biz de bastırma-savaş şema analizinin metodunun jeopolitika olduğunu düşünmekteyiz. Nasıl ki modern dönemde iktidar, insanı “canlı varlık”, “tür” olarak tasarlamakla (zoē-bios arasındaki sınırı kaldırmakla) biyolojik olanı iktidar ilişkilerine dahil ederek yaşamı politikleştirdiyse, son yüzyılda da yeryüzü de canlı bir varlık olarak (biyo-coğrafya) tasarlanır ve coğrafya da artık doğa değil jeo-çizim olarak politikleştirilir. Biyopolitika ile birlikte iktidarın tek bir merkezden değil, çeşitli mekanizmalar aracılığıyla toplumsal pratiklerdeki karşılıklı ilişkiler üzerinden ikame edilmesi gibi, jeopolitika da politik-askeri taktikler ile birlikte iktidar yeryüzündeki ilişkileri kendi ekonomi-politik çıkarlarına uygun şekilde düzenler. Egemenin biyopolitikada insanların bireysel varlıklarıyla değil onların nüfus olarak politik alana katkısı ile ilgileniyorsa, jeopolitika ile birlikte de yeryüzü salt hammadde kaynağına indirgenir ve üzerinde yaşayan halklarla da politik alana katkıları veya engel oluşturmaları ölçüsünde ilgilenilir. Dolayısıyla jeopolitikanın, esasında biyopolitikanın bir uzantısı olduğu düşünülebilir. Nitekim jeopolitika kuramları da jeopolitikanın statik değil, çağının egemenlik kuramlarına paralel şekilde dönüştüğünü göstermektedir.

Ó Tuathail’in de belirttiği gibi jeopolitika, XX. yüzyılda egemenlik kuramının “ya/ya da” mantığına uygun şekilde milliyetçilik ve sınır ilkeleri ile paralel ilerlerlerken, XXI. yüzyılda eş zamanlılık, küresellik, belirsizlik ve sınırsızlık ilkeleri üzerinden işler.[15] Antonio Negri ve Michael Hardt’ın “İmparatorluk” şeklinde adlandırdığı yeni egemenlik konsepti, bir yandan barış söylemi diğer yandan ise ahlaki, finansal ve askeri mekanizmalar aracılığıyla müdahalecilik (intervention) üzerinden kendisini ikame eder.[16] Başka bir deyişle egemenlik, imtiyazları küreselleşmiş biyo-politik makine olan İmparatorlukta kendisini yeniden üretir.[17] Ve fakat klasik egemenlikten farklı olarak İmparatorlukta “özgürlük egemen kılınmış ve egemenlik de açık ve sürekli bir yayılma sürecinde radikal bir biçimde demokratik olarak tanımlanmıştır.”[18]

İki dünya savaşının yüksek değerleri din ve ulus iken, XXI. yüzyılda bunlar yerini özgürlük ve özgürlüğü ikame edecek demokrasiye bırakır. Özgürlük ve demokrasinin teorik savunusunu Avrupa, pratikteki ikamesini ise ABD üstlenir. Söz konusu iki değerin Avrupa’dan ABD’ye uzanan serüveninin izini sürmek için kanonik bir metin haline gelen Amerika’da Demokrasi kitabında Alexis de Tocqueville, çağın kutsal ilkesini şöyle vaz eder: “Demokrasiye karşı savaşmak, bizzat Tanrı’ya karşı mücadele etmek anlamına gelir.”[19] Bunun XXI. yüzyıldaki anlamı ise şudur: Demokratik müdahalecilik, özgürlüğe alan açacak tabii bir mücadeledir; demokrasi karşısında gösterilen direnç ise irrasyoneldir. Bu görüş çağın “haklı savaş” gerekçesi olur ve böylece daha önce savaş bir istisna iken, artık yönetimin aracına dönüşür.[20] Asker ve polis faaliyetlerinin iç içe geçmesiyle iç ve dış siyaset arasındaki sınır ortadan kalkar[21] ve müdahale edilen ülkenin toprağı egemenin politik programına göre yeniden düzenlenir. Savaş artık iki ordunun karşılıklı mücadelesi şeklinde değil, askeri operasyonlar, uluslararası onay almış polis eylemleri olarak ilerler. En nihayetinde düşman, polis zihniyetinden gelen terminolojik indirgeme ile terörist şeklinde nitelenir.[22]

Söz konusu terminolojik dönüşüm kuşkusuz salt operasyonel tercih olmanın ötesinde bir anlama sahiptir. Jeopolitik-demagojik mekanizmayı işleten ilke şöyle ilerler: Müdahale eden ve edilen ülkelerin yaşam ve yönetim şekilleri arasındaki bir ilişki olduğu iddia edilir ve bu ilişkiye zorunluluk atfedilir: Batı’daki özgürlük ve demokrasinin kapasitesinin gelişim koşulu Batılı değerlere tehdit oluşturan ülkelere müdahale ederek onları özgürleştirmektir.

Müdahaleciliğin jeopolitik-demagojik içeriği her ne kadar Batılı değerlerle oluşturuluyor olsa da esasında müdahalecilik ekonomi-politik çıkar grubu olan Kapital’in ortak eylemidir. Önleyici müdahale adı altında yürütülen askeri operasyonlar ile Kapital esasında kendisine teröristler üretir. Ülkelerine müdahale edilen vatandaşlar müdahale sonrasında ya göçmen ya da toprak savunusunda müdahaleci güçlerin ileride terör örgütü diye adlandıracağı bir örgütün üyesi olur. Her iki durumda da savaşın haklı gerekçesi müdahaleyle birlikte görünür kılınır. Teröristi olan, kendisine bir terörist tayin eden devlet müdahaleye katılma gerekçesi elde etmiş olur.

Müdahalecilik ve Terörizm

Carl Schmitt’in politik kategoriler dediği dost-düşman kategorileri, politik olana dair realist bir terminoloji sunmakla birlikte süreç içerisinde söz konusu terminolojinin politik düzlemin jeopolitik-demagojik söyleminin metodik unsuru haline geldiğini görürüz. Soğuk Savaş sonrasında söz konusu kategoriler, kapitalist-komunist ve yüzyılın başında da iyi-kötü/özgür-totaliter şeklinde dönüşür.

Soğuk Savaş’taki ekonomi-politik konsolidasyon sürecinde ABD’nin müttefikleri (NATO) ile Sovyetlere karşı oluşturduğu “yeşil kuşak” hattı, süreç içerisinde Afganistan aracılığıyla kendisini vurur. 11 Eylül 2001 “terör” saldırısı, George W. Bush başkanlığındaki ABD tarafından “özgürlüklere yapılan en büyük saldırı” şeklinde nitelendirilerek yüzyılın savaş söylemi ilan edilir. Yeşil kuşak “şer ekseni” olur, Afganistan’a demokratik müdahale söylemi ile savaş açılır ve hedef, ülkeyi Usame bin Ladin önderliğindeki terörist gruplardan temizlemek şeklinde belirlenir. Afganistan ile birlikte savaşı işleten ilke saptanır; yüzyılın savaşı iyi ile kötünün, uygarlar ile barbarların, özgürlük savunucuları ile totaliter sistemde ısrar edenlerin savaşıdır ve görev, söz konusu totaliter yönetim biçimlerini demokrasiye açmaktır.

Hemen ardından 2003 yılından itibaren sırasıyla Irak, Saddam Hüseyin’den; Libya, Muammer Kaddafi’den ve Suriye ise Beşar Esad’ın totaliter rejiminden arındırılır. Müdahalecilik söyleminde artık dost-düşman kategorileri alt bir başlıkta; ülkenin yöneticileri/ yönetim biçimleri ile halkı arasında paylaştırılır. Irak, Libya ve Suriye halkı dost; “Saddam”, “Kaddafi” ve “Esad” ise düşman ilan edilir. Düşman ortadan kaldırılır ve dostluk göstergesi ise dost halkların nüfusunun yarısından fazlasının müdahale sonrası iç ve dış göçe zorlanması olur. Dolayısıyla ortada demokrasinin kendileri aracılığıyla ikame edileceği bir demos, halkı vatandaşlık düzleminde değerlendirilmesini sağlayan bir polis ve nomos kalmaz.[23] Halk ya göçmen ya da daha sonra savaşın taraflarınca desteklenecek ya da terörist ilan edilecekleri örgütlerin üyeleri olur.

 

Göç ve Göçmenlerin Seyri: Dış ve İç Politika Ayrımının Ortadan Kalkışı

İki dünya savaşı arasındaki politik dönüşümün seyri için nasıl ki Almanya iyi bir örnek ise, hem müdahaleciliğin gerekçesi olan Batılı değerlerin neşet ettiği ülke olması[24] hem de müdahale sonrasında göçün politik etkileri açık şekilde görünür kılındığı için Fransa iyi bir örnek teşkil etmektedir. Fransa’daki göçmenlerin Almanya’daki işçi göçmenlerden farklı olarak politik karakteri de bunda etkilidir. Nitekim Almanya, Avrupa sınırlarına dayanan Suriyeli göçmenlerden dahi kabul ettiklerini ekonomik katkılarına uygun olarak mühendis ve doktorlar arasından seçer. Fakat Fransa, sömürgeci tarihi nedeniyle göçmenlerin politik ilgisini hiçbir zaman minimalize edemez. Nitekim Kasım 2015 Paris saldırılarında, saldırganların “güney Fransız aksanı” ile konuştuklarını ve saldırıları “Suriye için” yaptıklarını ifade edişlerini göz önünde bulundurduğumuzda saldırın referans noktaları açığa çıkmaktadır.

Suriye’ye müdahale eden global kapitalizmin bileşeni olan Fransa, müdahale sonrasında desteklenen örgütlerin savaşı sadece Suriye’de yürüteceklerini, örgütlerin Kapital tarafından yönetilebilir olduğunu veya göçmenlerin apolitik bir kategoriye tâbi olduğunu düşünür, fakat sonuç öyle olmaz. Batı’nın değerleri ne kadar radikal politik etkide bulunuyorsa göçmenler de o kadar radikalleşerek politikleşmeye açıktır. Savaşı başlatan Batılı değerler ile savaşın sonucu olan göçmenlik, bizzat Batı’da terör saldırıları ile karşı karşıya gelir.

Afganistan harekatını başlatan 9/11 ABD saldırılarına benzer şekilde Kasım 2015 Paris saldırıları sonrasında bu defa Barack Obama, Fransa saldırılarının sadece Fransa’ya ve Paris’e değil tüm insanlığa karşı yapıldığını ilan eder. Fakat 2001 ABD saldırılarından farklı olarak Fransa’daki saldırıda artık Batı’nın değerlerinin politik karakteri ya Zizek gibi düşünürlerce olumlanarak veya Badiou gibi düşünürlerce olumsuzlanarak kabul edilir. Badiou’ya göre Obama, insanlık ve uygarlık ile Batı arasında özdeşlik kurarak savaşın uygarlık ile barbarlık arasında olduğunu ilan etmiştir ve bu, insanlığın bir kısmının diğer kısmından daha insan olduğu kabulünü görünür kılmıştır.[25]

Badiou, Asya, Afrika ve Ortadoğu’daki birçok başka ülkede de benzer saldırılar olduğuna işaret ederek, aslında söz konusu saldırıların Batı’nın mirası olan kolonyal emperyalizmin bir uzantısı olduğunu ve fakat son otuz yılda ise sadece Batı’nın değil global kapitalizmin zaferi ile nihayetlendiğine dikkat çeker. Dolayısıyla Paris saldırılarını üstlenen IŞİD (DAESH) salt radikal İslami bir terör örgütü değil petrol, sanat eserleri, pamuk pazarında hacmi olan ticari bir güç dolayısıyla global kapitalizmin bir bileşenidir. Global kapitalizmin diğer bileşenleri açısından silahlı örgütlerle görüşme ve uzlaşma bir devletle görüşmekten daha işlevsel olduğu için meselenin medeniyetler çatışmasına indirgenmesi bir aldatmadır. Esasında daha önce Yugoslavya’da olduğu gibi Libya, Irak ve Suriye’de devletlerin yerine silahlı örgütlerin bölgesel yönetimlerine alan açılması global kapitalizmin bileşenleri açısından da işlevseldir.[26]

Sınıfsal bir okuma öneren Badiou’ya göre, Franco’nun faşizmi ile Katoliklik arasında doğrudan bir bağıntı kurulamayacağı gibi IŞİD ile de İslam arasında doğrudan bağıntı kurulamaz.[27] Fakat Badiou’nun global kapitalizm çözümlemesine dair yürüttüğü sınıfsal okuma, orta sınıfın arzuları ile kapitalizm ilişkisine endekslenir ve savaşın ekonomi-politik karakteri, psikanalitik bağlama yerleştirilir. Katoliklik gibi İslam’ın da aslında gerçek neden için bir kılıf olduğunu söyleyen Badiou, saldırıların içeriğinin ve motivasyonun göçmenlerin ve ileride örgütlere katılacak saldırganların Batı’ya, Batı’nın sunduğu ekonomi-politik yaşam dünyasına duyulan arzuya dayanır. Bu arzunun gerçekleşememesi de terör saldırıları gibi nihilist kıyıcılıkla sonuçlanır.[28] Badiou için Fransa banliyölerindeki göçmenlerin terör örgütleri tarafından tavlanmasının nedeni, kapitalizm tarafından yok sayılmalarıdır. Tam da bu nedenle Batı’nın karşısına Ortadoğu’nun yıkımı, göç, İslam şeklinde çıkan dertler yeni değildir, Batı’nın derdi komünizm tarihsel yenilgiye uğradığından bu yana aynıdır.[29] Böyle bir ekonomi-politik okuma sonrasında göçmenleri de kapsayacak bir “Norveç” yoksa da onun yaratılacağına inanan Badiou’ya karşı Zizek ise, Ortadoğu’daki karşılaşmalarda Batılı değerlere sarılmaktan vazgeçilmesi ve göçmenlere sonsuz kredi tanınması durumunda Batı’nın elinde bir Norveç hayalinin bile kalmayacağını savunur. Çünkü Zizek’e göre Batı’nın bir Norveç inşa etmesi durumunda dahi açığa çıkanın göçmenlerin hayal ettiği fantazmik “Norveç” ile asla aynı olamayacaktır.

Badiou’nun ekonomi-politik değerlendirmesini eleştiren Zizek, Batılı değer savunusunu sürdürmeyi, İslamofobi ile suçlanmaktan “ödü kopan” solun gözden kaçırdığı noktanın Marx’ın tahayyülündeki komünist özgürleşme ideasının tam da kendisinin Avrupa merkezci olduğunu söyler. Batı’nın değerlerine dair vurgudan vazgeçilmemesi gerektiğinde ısrar eden Zizek, gerekçe olarak Ortadoğu’daki yıkımın müsebbibinin sadece ABD ve Avrupa’nın olmadığını, Arabistan, Kuveyt, Katar, BAE ve Türkiye’nin de en az Batı kadar suçlu olduğunu hatırlatır. Bu nedenle Avrupa’nın özgürlükçü mirasına yapılan her referansta kültürel emperyalizm ve ırkçılıkla ilişkilendirecek bir politik hesaplaşmadan vazgeçilmesi gerektiğini söyler.[30] Zizek’e göre IŞİD’in teröristlerini anlamak için çaba harcanmamalı aksine neyseler öyle anlaşılmalıdırlar: Teröristler, Avrupalı mülteci karşıtı ırkçıların İslamofaşist muadilleri ve aynı madalyonun diğer yüzüdür.

Faşizm gibi terörizmi de anlama çabasının bir açıklama sunamayacağını düşünen Zizek, olası terör örgütü üyesi göçmenlere ucu açık politik kredi verilmesinden vazgeçilmesi gerektiğini savunur. Göçmenlerin Batı demokrasisine uyum sağlayabilecek, siyasal sistemine entegre olabilecek politik kapasitelerinin henüz gelişmediğini düşünen Zizek, özgürlükçü politikaların, demokratik meşruiyet prosedürlerine a priori bağlanamayacağını ileri sürer. Fakat Zizek’in varmaktan çekinmeyeceğini söylediği bu noktada bizim de sormaktan geri duramayacağımız sorular şunlardır: Terör saldırıları diğer örgütlü insan eylemlerinden farklı olarak kendi kendilerinin mi nedenidirler? Özgürlük ve demokrasi politik kapasitenin gelişimi ile ilgiliyse müdahalecilik aracılığıyla diğer ülkelerde onları ikame etmek neden? Veya özgürlükçü politikalar demokratik meşruiyet prosedürlerine a priori bağlanmıyorsa, demokratik müdahalecilikte olduğu gibi a posteriori mi bağlanabilir? Son olarak, özgürlükçü politikalar bir niyet değil zor meselesi midir?

Bize göre bu soruların cevaplanması ancak tersinden sıralamayla; terör saldırıları, göç, müdahalecilik ve savaş arasında sebep-sonuç ilişkilerinin kurulması ile mümkündür. Göçü iç politika, terör saldırılarının rezervi olarak göçmenleri iç, faillerini dış politika, müdahalecilik ve savaşı ise dış politikaya bölüştürmek savaş ekonomisinin sürekliliğini sağlamaktan öteye gidememektedir. Böyle bir tabloda belki de malumun ilamını yapan ülke “Suriye bizim iç meselemizdir” diyen Türkiye’dir. Bu söylem her ne kadar kendi sınır güvenliği bağlamında ileri sürülen bir müdahale gerekçesi olsa da, tam da fiili bir sınır ve o sınırın görünür olması nedeniyle savaş da göç de “terör” de Batı’da olduğundan görünür olduğu için (Badiou’nun deyimiyle) hakikat bir Türk’ün ağzından kendisini dile getirilmeye zorlar.

Badiou’nun Cezayirli Ahmed’ine dönersek “birbirinden bağımsız iki olayın kesişmesi şanstır” der Ahmed. Ya Batılı değerler ile savaş, göç ve terör olgularını birbirlerinden bağımsız olaylar olarak değerlendirip şans diyeceğiz ya da aralarındaki ilişkiyi üstlenerek olgusal bir düzleme çekeceğiz.[31] İlkinde kuşkusuz şans her zaman Kapital’in lehine işleyecek; ikincisinde ise şansa değil realist politikaya ihtiyaç duyulduğu kabul edilecektir. Ve kuşkusuz eğer olaylar arasında bir ilgi yoksa ve mesele şans meselesi ise yerliler için de göçmenler için de şans tam da şans olduğu için eşit derecede yakındır. Yerlinin bir terör saldırısında olay yerinde olmaması ile göçmenin başka bir ülkenin sınırına varması, ülke tarafından kabul edilmesi veya batan bir botta olmaması eş derecede olasıdır. Fakat Ahmed’in dediği gibi “şans tekrar etmez, eğer bir şey tekrar ediyorsa, işin içinde zorunluluk var demektir.”[32] Günden güne terör saldırıları artıyorsa, göçmenler en az karada olduğu kadar denizde botlarda ölüyorsa, müdahale edilen bir devlet yıkılırken örgütlerin sayısı asimetrik olarak artıyorsa, ağızlardan çıkan özgürlük ve demokrasiden daha çok “Suriye için”, “Irak için” ölüm sesleri kulaklarda yer ediniyorsa terör, göç, müdahalecilik ve savaş arasında hala bir zorunluluk yok mudur?

DİPNOTLAR

[1] Alain Badiou, Filozof Ahmed, Çev. Ayberk Erkay, Ankara: Pharmakon Yayınevi, 2015, s. 51.

[2] Bkz. Alain Badio, Slavoj Zizek, Bir İdea Olarak Komünizm, çev. Ahmet Ergenç, Ebru Kılıç, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017.

[3] Ranciere’e göre uyuşmazlık (mésentente / disagreement), bir şeye ak diyen biri ile kara diyen biri arasındaki çatışma değil; aksine, ak diyen biri ile yine ak diyen fakat ondan aynı şeyi anlamayan iki kişi arasındaki durumdur. Badiou ve Zizek gibi global kapitalizm ile birlikte Batı müdahaleciliğini eleştiren ve ekonomi-politik çözümlemeler yapan düşünürlerin savaş, müdahalecilik, göç ve teröre dair tezleri hem kendilerinin nedenleri ile sonuçları arasında hem de yine ekonomi-politik çözümlemelerde ısrarcı olan (bu çalışma gibi) çabalar ile uyuşmazlık gösterdiğini düşünmekteyiz. İleride uyuşmazlık gösteren noktaları derinleştirmeye çalışacağız. “Uyuşmazlık” için bkz. Jacques Ranciere, Uyuşmazlık: Politika ve Felsefe, Çev. Hakkı Hünler, İzmir: Ara-lık Yayınları, 2005, s. 12.

[4]Slavoj Zizek, “Sol, Paris Saldırılarının Ardından Radikal Batılı Kökenlerine Sarılmalı” https://dunyadanceviri.wordpress.com/2015/11/19/slavoj-zizek-sol-paris-saldirilarinin-ardindan-radikal-batili-kokenlerine-sarilmali/,  Erişim Tarihi: 07. 05. 2019.

[5] Alain Badiou, “Batıya Duyulan Arzunun Hüsrana Uğraması Ölüm İçgüdüsüne Bir Alan Açıyor” https://medyascope.tv/2016/01/13/alain-badiou-batiya-duyulan-arzunun-husrana-ugramasi-olum-icgudusune-bir-alan-aciyor/ , Erişim Tarihi, 07. 05. 2019.

[6] Interview with Slavoj Zizek, Jonathan Derbyshire: http://www.newstatesman.com/ideas/2009/10/today-interview-capitalism Zizek’in Badiou’nun göçmenlerin hukuki konumuna yönelik (Arendt’in de ileri sürdüğü gibi) “Buralı olan, buralıdır” tezine yönelik eleştirilerinin İnsan Hakları tartışması bağlamında bir alt tartışma olduğunu ve kendisinin iddia ettiği gibi Badiou ile görüşlerinin tam anlamıyla karşıt olmadığını düşünmekteyiz. Badiou’nun göçmenlerin ekonomi-politik konumlarına dair görüşleri için bkz. https://cdn.shopify.com/s/files/1/0069/6232/files/AlainBadiou_OurWoundisNotSoRecent.pdf , Erişim Tarihi: 07. 05. 2019.

[7] M. Ertan Kardeş, Yönsüzleşmiş Savaşlar, İstanbul: Pinhan Yayıncılık, 2019.

[8] Arda Telli, “Savaşın Fiilî Retoriği: Yeni Savaşlar”, Felsefe Açısından Savaş ve Toplum, İstanbul: Hiperlink/Hiperyayın, 2018, s. 281-289.

[9] Emine Canlı, “Çıplak Savaş: Biyopolitikadan Jeopolitikaya Modern Savaş Söylemi”, Felsefe Açısından Savaş ve Toplum, s. 243-259.

[10] Holger H. Hervig, “Jeopolitik: Haushofer, Hitler ve Lebensraum”, Jeopolitik, Strateji ve Coğrafya, ed C.S. Gray, G. Sloan, Çev. Tuğrul Karabacak, Ankara: Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Yayınları, 2003,  s. 295.

[11] C.V. Clausewitz, Savaş Üzerine, Çev. H. Fahri Çeliker, İstanbul: Özne Yayınları, 1999,  s. 35.

[12] Michel Foucault, Toplumu Savunmak Gerekir, Çev. Şehsuvar Aktaş, İstanbul: YKY, 2002, s. 31-32.

[13] Clausewitz, A.g.e., s. 658.

[14] Foucault, A.g.e., s. 32-33.

[15] Gearoid Ó Tuathail, “Eleştirel Jeopolitiği anlamak: Jeopolitik ve Risk Toplumu”, Jeopolitik, Strateji ve Coğrafya, s. 145-146.

[16] Michael Hardt, Antonio Negri, İmparatorluk, Çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2003, s. 60-61.

[17] A.g.e., s. 64-65.

[18] A.g.e., s. 185.

[19] Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi, Çev. Seçkin Özdemir, İstanbul: İletişim Yayınları, 2016, s. 32.

[20] Michael Hardt, Antonio Negri, Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, Çev. Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2004, s. 11, 23, 29.

[21] Hardt, Negri, İmparatorluk, s. 64.

[22] A.g.e., s. 62.

[23] Emine Canlı, Jan Gwidon Byczkowski, “Demos, Polis, Nomos: Migration in the Contex of Democratisation”, Istanbul International Congress on Philosophy Proceedings Book, Volume 4: Contemporary Ethics an Political Philosophy, ed. M. Ertan Kardeş, Nedim Yıldız, Mantık Derneği Yayınları, 2018, .s. 43-49.

[24] Tocqueville de Amerika’da Demokrasi’de demokrasinin Fransa’da Amerika’ya “ithal edildiğini” söyler.

[25]Alain Badiou, “Our Wounds Is Not So Recent”, trans. by Robin Mackay, Sequence Press, Erişim Tarihi: 07. 05. 2019 https://cdn.shopify.com/s/files/1/0069/6232/files/AlainBadiou_OurWoundisNotSoRecent.pdf, s. 3.

[26] Badiou, 3- 11.

[27] Badiou, s. 16.

[28] Badiou, s. 18-19.

[29] Badiou, s. 25.

[30] Slavoj Zizek, “Sol, Paris saldırılarının ardından radikal Batılı kökenlerine saılmalı” https://dunyadanceviri.wordpress.com/2015/11/19/slavoj-zizek-sol-paris-saldirilarinin-ardindan-radikal-batili-kokenlerine-sarilmali/

[31] Badiou, Filozof Ahmed, s. 67

[32] A.g.e., s. 67.