Tüm canlı yaşamı için hava, su ve gıda, olmazsa olmaz unsurlardır. Bu üç temel unsur insan müdahalesi olmadan “ekosistem hizmetleri” adı altında, doğanın muhteşem besleyiciliği sayesinde büyük ölçüde kendiliğinden mevcuttur. Ancak, yeryüzündeki nüfusun artışı, tarım devrimi, ulus devlet, kapitalizm ve sermaye imparatorluğu çağı, insan ihtiyaçlarını değil de açgözlülüğünü doyurmayı hedefleyen piyasa güçleri ile birleşerek ekosisteme olağanüstü yüklendikçe, bu temel unsurlar kıtlaşmaya ve bir mücadele alanı oluşturmaya başladılar. Ekosistemin besleyici ve destekleyici sınırları aşınmaya, insanlar ve topluluklar arasında işbirliğinin yerini rekabet ve çatışmalar almaya başladı. 20. Yüzyılla gelen hız çağı, yavaş olan hiçbir şeye tahammül edemezken, üretimi, tüketimi, insan devinimlerini, kentleşmeyi, zevklerin gelip geçiciliğini ve tüm insani ilişkileri hızlandırarak yüzeysel ve anonim hale getirdi. Fast food denen yiyecek kültürü küresel dünyada hamburger ve Coca-Cola koalisyonunu neredeyse bütün topluluklar için temel beslenme biçimine dönüştürdü. Böylece çalışanlar için uzun uzadıya masa etrafında yapılan ve sohbet muhabbet gibi toplumsallığı olan bir beslenme tarzını, hızlıca, bireysel bir biçimde ve ayaküstü, hatta yolda yürürken bile yerine getirilebilecek bir formaliteye çevirdi. Geleneksel, yerel, besleyici ve emek verilerek üretilen taze gıdanın yerini, kötü kalori ile dolu, ucuz, beslemeden mide şişirerek doyuran ve ardında büyük bir emek sömürüsünün de olduğu, hızla küreselleşen bir endüstrinin ölü gıdası aldı.

1986’da İtalya’da başlayan Slow Food (yavaş yemek) hareketi, 1989’da köklü, küresel bir örgütlenmeye dönüşmüştür. Hızlı yaşam biçimine, Fast Food tüketimine ve insanların yedikleri şeylere olan ilgilerinin gittikçe azalmasına karşı bir mücadele olarak başlayan ve yerel gıda kültür ve geleneklerinin kaybolmasını önlemeye çalışan hareket, yiyeceklerimizin nereden geldikleri ve bireysel gıda seçimlerimizin yaşadığımız dünyayı nasıl etkilediğini düşünmemize yol açıyor. “İyi, temiz ve adil gıda” talebini dile getiriyor. Yani, ekosisteme zarar vermeden yapılan ve üreticilerin emeğinin karşılığını aldığı bir üretim sürecinde elde edilen, sağlıklı gıdadır bu. Bunlar, aynı zamanda “Terra Madre” (Toprak Ana) toplantısına katılanların da talebidir[1].

Terra Madre, 2004 yılında Slow Food hareketinin İtalya Torino’da düzenlediği uluslararası bir toplantı (130 ülkeden 1200 gıda topluluğunun 5000 üyesinin katıldığı) ile küresel bir hareketin adı olmuştur. Shiva’nın ifadesiyle[2]Terra Madre türlerin, kültürlerin, küçük üreticilerin, yerel ekonomilerin ve bilgilerin tüm çeşitliliğinin küreselleşme tarafından yok edildiği bir dünyada kaybolmayı reddeden küçük üreticilerin toplantısıydı”, bu üreticiler aynı zamanda kapitalizmin ötesinde bir dünya ve gelecek peşinde olduklarını açıklıyorlardı.

Slow Food hareketinin kurucusu ve lideri olan Carlo Petrini, 2004 toplantısının açılış konuşmasında insanlara “gelin türeticiler olalım” çağrısı yapmıştır. Uçan, kaçan, yüzen ve taştan yumuşak her şeyi yiyen insan, yedikleri üzerine düşünmeyen, yiyecek tercihlerinin yaşadığı dünyayı, ekosistemleri nasıl etkilediği ile ilgilenmeyen tüketici otomatlara dönüşmüş durumda. Endüstri ve hükümetler ve Dünya Ticaret Örgütü ile Monsanto, Cargill gibi küresel şirketler önlerine ne getiriyorlarsa onları yemek zorunda bırakılıyor. 1970’lerde, “enerjiyi (petrolü) kontrol eden ulusları, gıdayı kontrol eden insanları kontrol eder”[3] diyen Henry Kissinger’ın ileri görüşlülüğü, günümüzün modern dünyasında vücut buluyor. Yaşamın enerji kaynağı olan gıda, gıda tekellerinin elinde ulusları kontrol etmenin aracı haline geliyor. Dünyadaki gıda üretiminin dörtte üçünün sadece 8 üründen elde edildiği söyleniyor[4]

1974 yılında H. Kissinger başkanlığındaki Birleşik Devletler Ulusal Güvenlik Konseyi 200 sayfalık bir Ulusal Güvenlik Bildirisi (NSSM 200) yayımlamıştır. Bildirinin başlığı, “Dünya çapında nüfus artışının Birleşik Devletler’in güvenliği ve yurt dışı ilişkileri üzerine etkileri” olarak belirlenmişti[5]. Bildiride, azgelişmiş ülkelerin ABD için tehdit oluşturduğundan bahisle özellikle belirlenen 13 ülkedeki nüfus artışının doğum kontrol yöntemleriyle denetlenmesinden söz edilmektedir. Kilit ülkeler olarak belirlenen 13 az gelişmiş ülke için özel ilgi gösterilmesini savunan raporda, bu ülkeler hızlı nüfus artışından dolayı tehdit olarak görülmüşlerdir. Bunlar: Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Endonezya, Tayland, Filipinler, Türkiye, Nijerya, Mısır, Etiyopya, Meksika, Brezilya ve Kolombiya’dır. 1975’de Başkan Gerald Ford, bu raporu, adı geçen 13 ülkede doğrudan doğum kontrolüyle ve dolaylı olarak da savaşlar ve kıtlık yoluyla nüfus artışını düşürmeye çalışan bir resmi plana çevirdi. Böylece, az gelişmiş ülkelerin gıda yardımından yararlanabilmeleri için aile planlaması konusundaki performanslarının dikkate alınabileceği uyarısı yapıldı. Yani gıda bir anlamda silah olarak kullanıldı[6] Bugün gıda konusu birkaç başlık altında küresel bir sorun ve endüstri olarak değerlendirilmekte. Örneğin, FAO (BM Gıda ve Tarım Örgütü) bir değerlendirmesinde Dünya üzerinde 6,3 milyar insan yaşarken gıda üretiminin 13 milyar insana göre yapıldığını belirtiyor[7]. Bu durumda Dünyada açlık ve yetersiz beslenme sorunu yok mu? Oysa aynı dönemde 800 milyon insanın açlık ve kötü beslenmeden dolayı hastalık ve ölümle yüz yüze olduğu belirtiliyor. 2018 Dünya gıda gününde FAO, 821 milyon insanın açlık çektiğini ve her beş saniyede bir çocuğun açlıktan öldüğünü açıkladı[8]. Şubat 2017’de yayımladığı rapor ile de “küresel gıda güvenliği tehdit altında” uyarısı yaptı. Birleşmiş Milletlerin Ekim 2018’de Yemen’de 14 milyon insanın açlık sorunu yaşadığı ve son üç yılda 5 yaşın altında 85 bin çocuğun açlık yüzünden öldüğünü belirttiği rapor bize uyarı niteliğindedir. Yanı başındaki Suudi Arabistan’ın Amerikan silahları ile 3 yıldır vurduğu Yemen’de özellikle kadınlar ve çocuklar açlık, hastalık ve savaş nedeniyle ağır kayıplar veriyor. Savaş nedeniyle ülke abluka altında ve 20 milyonun üzerinde insan insani yardıma muhtaç, gıda ithalatının %90’ının gerçekleştiği en büyük limanı milis güçlerin elinde[9]. Sahip olduğu 52 797 000 hektar ülke toprağının 23 546 000 hektarı tarım arazisi olan Yemen’de dünyanın karşılaştığı en büyük açlık sorunu yaşanmakta. Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Yemen için stratejik plan ve sürdürülebilir kalkınma araçları ile yardım programları hazırlıyor[10]. Ama en büyük sorun savaş iken, barış sağlanmadığı sürece bu plan ve programların hiçbir işe yaramayacağı da çok açık.

Ekosistemin sınırları var ve bu sıklıkla unutuluyor ya da göz ardı ediliyor. Bir yanda sürekli açlık çeken insanlar varken diğer yanda korkutucu boyutlara ulaşan aşırı israf ve fazla beslenmeden kaynaklı obezite sorunu var. Dünya gıda üretimi de işte bu gıdayı savurganca kullanan ülkelerin taleplerine göre belirleniyor. Gıda olduğu tartışmalı birçok meta üretimi için yerkürenin sınırlı ve değerli toprak ve su kaynaklarına, bitki örtüsü ve canlı çeşitliliğine yükleniliyor. Gıda üretimindeki artışın küresel orman varlığının yarısını yok ederken, biyolojik çeşitliliğe ve yer altı su kaynaklarına ağır zararlar verdiğini; bu eğilimlerin devam etmesi durumunda gelecekte daha fazla ekosistem kaybı ve toprak aşınması ile iklim değişikliğinden kaynaklanan nedenlerle, gıdanın büyük bir soruna dönüşeceği belirtiliyor. Beslenme sistemindeki endüstriyel dönüşüm daha fazla sera gazı üretimi demek ve bu da iklim değişikliğine büyük katkı yaparken iklim değişikliği de besin üretimini zora sokacak. Çözüm olarak tarım sistemlerinde ve kaynak kullanımında ekosistemle uyumlu dönüşümler içeren, yerel ve küçük üreticiyi kentlerdeki tüketicilere doğrudan bağlayan ve yoksul tüketicileri de destekleyen yeni adımlar atılması gereğinden söz ediliyor[11]. Bu durumda üç tür gıda meselesi beliriyor: Gıda güvenliği, gıda güvencesi ve gıda egemenliği. Gıda güvenliği, besin maddelerinin kimyasal (pestisitler gibi), fiziksel (cam, metal, taş, kum gibi) ya da olmaması gereken unsurlar (zararlı bakteriler, mikroplar gibi gözle görülemeyen hastalık yapıcılar gibi) tarafından kirletilmemiş ve bozulmamış olmasını sağlar. Yani gıdaların biyolojik, fiziksel ve kimyasal unsurlardan arındırılarak üretimden tüketim noktasına kadar geçen süreci denetleyen ve gıdanın tüketiciye sağlıklı ve hijyenik biçimde ulaşmasını sağlayan bir süreç yönetimidir[12]

Gıda güvencesi, bir toplumun beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için yeteri miktarda ve ulaşılabilir gıda maddeleri üretme yeteneğine ve üretilen gıdalara erişiminin sürekliliğine vurgu yapan bir kavramdır”[13]. Yani güvenli gıdanın toplumun ihtiyaçlarını karşılayabilecek biçimde sürekli ve fiyat olarak erişilebilir halde sunulabilmesidir. Bu haliyle gıda güvenliğinin ve kesintisiz arzının daha geniş ve kamusal sorumluluk altında sağlanması olarak da yorumlanabilir.

Gıda egemenliği ise hem güvenlik, hem de güvence unsurlarını içine alan ama bunlardan çok daha geniş bir tanımlamaya ihtiyaç duyan bir kavramdır. Gıdaya ihtiyaç duyanların gıdayı kendilerinin üretebilmesi, kendine yeterli olması şeklinde açıklayabiliriz. Tabii politik kararlara ve ulusal politikaların kamu yararına düzenlenmesine bağlı oluşu nedeniyle, gıda egemenliği pek fazla dillendirilen bir kavram değildir. Çünkü gıda egemenliğini dert edinen bir ülke kendi yerel kaynaklarına, küçük büyük kendi çiftçisine, kırsal nüfusuna dayanmak, güvenmek ve onları desteklemek durumundadır. Gıda egemenliği gıdayı meta olarak değil temel ihtiyaçların karşılanmasında önemli bir kamusal sorumluluk alanı olarak görmeyi gerektirir. Ulusal tarım politikalarını, yani neleri, ne kadar üreteceğini kendisinin belirlemesi anlamına gelir. İspanyolca “çiftçi yolu” anlamına gelen La Via Campesina örgütü de küresel düzeyde gıda egemenliğini savunmaktadır[14]. Ancak, Dünya üzerinde küresel tohum tekelleri ve DTÖ gibi örgütlerle ABD’nin ve AB’nin çıkarları söz konusu olduğu sürece gıda egemenliği kavramının fazla duyulması istenmeyecektir. Bugün gıda egemenliğine sahip ülke yok denecek kadar azdır ve Türkiye de 2006 yılında kabul ettiği Tohumculuk Yasası ile gıda egemenliğinden neredeyse vazgeçmiş görünmektedir.

Tohumculuk Yasası Türkiye’de tarımla uğraşan üreticiyi, geleneksel tohumlarla üretim yapmaya devam ettiği sürece devlet desteklerinden ve satın alma garantisinden dışlarken, “yerel çeşitler veya köy popülasyonları şeklinde tanımlanan genetik materyalin”[15]yani atalık tohumların satışını da yasaklamaktadır. Çiftçiler kendi aralarında atalık, geleneksel tohumların takasını yapabilir ama satış yapmaları durumunda bu ceza gerektiren bir suç olmuştur. Devlet destekleri sadece sertifikalı tohumla yapılan üretimi kapsamaktadır ve sertifikalı tohumlar da Türkiye Tohumcular Birliğinden alınacaktır. Türkiye’deki tüm tohum üreticilerinin ortak olduğu Tohumcular Birliği’ne 791 şirket üye ve bunların 739’u yerli, 30’u yabancı ve 22’si yerli-yabancı ortaklığındaki şirketler. Ancak, Türkiye tohum pazarındaki payları dikkate alındığında, yabancı küresel şirketlerin mısır, ayçiçeği ve şeker pancarı tohumunda payı yüzde 90’a, sebze tohumunda ise yüzde 40’a ulaşıyor. Mısır tohumu pazarında Pioneer yüzde 34, Monsanto (Amerika’nın geçmişi kirli kimya şirketi, özellikle glifosat ve zehirli kimyasallar ile anılıyor) yüzde 31 ve KWS (1856’da Bir Alman çiftçi tarafından aile şirketi olarak kurulup 1968’de uluslararası bir şirkete dönüşmüş) yüzde 11’lik paya sahip. Yağlık ayçiçeği tohumu pazarında da benzer bir tablo var. Yüzde 38 ile Limagrain (Fransız çiftçilerin kurduğu şirket), yüzde 27 ile Pioneer (Fransız Du Pont’un hibrit mısır üreten şirketi ama Du Pont da Amerikan Dow şirketi ile birleşti) ve yüzde 16 ile Syngenta pazarı paylaşmış.[16] Bu arada Syngenta’nin Amerikalı Monsanto’ya ait olduğu ve Monsanto’nun da Alman kimya devi Bayer tarafından satın alındığı bilgisi de şurada dursun. Özetlersek, gıda egemenliği konusunda Türkiye, küresel şirketlerin önderliğinde bir gıda egemenliğine sahiptir.

Temel ihtiyaç olan gıdanın bugün küresel düzeydeki üretimine bakıldığında, özellikle azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülke diye adlandırılan coğrafyalarda gıda güvencesi ve egemenliğinin benzer/ortak özellikler gösterdiği söylenebilir. Kuzey yarım küredeki yoksul, küçük üreticiler de Güneydeki çoğunluğu kadın üretici/çiftçilerle aynı kaderi paylaşıyor[17] Şirketler, tohum ve gıda pazarını kontrol ederken, küçük ve geleneksel üreticileri tarımdan sürüp atıyor. Yüzyılların emeği, deneyimi, bilgeliği ve yerli halkların kültürel zenginliği yok sayılarak tarımsal üretimde tek çeşit (mono kültür) üretim dayatılıyor. Birinci Yeşil Devrim, sulama, ilaçlama ve gübreleme ile tarımı buğday ve pirinç mono kültürlerine; ikinci Yeşil Devrim denen genetik mühendisliği ise mısır, soya, kolza ve pamuk üretimine indirgemiştir[18]. İşte bugünkü gıda sistemimizin yapı taşları bu ürünler. Bu sistem, sertifikasız tohum üretimini gıda güvenliği için tehdit olarak dayatıyor ve üreticiyi hibrit, kısır tohum satan küresel şirketlere bağımlı hale getiriyor. Shiva’nın deyişiyle[19] “doğa, kadınlar ve köylüler böylece asli gıda üreticileri olmaktan” çıkarılıyor.

“Slow Food”dan “Ekofeminizm”e Kadınlar

Gıdayı yeniden kamusal bir alana çekmek, şirketlerin ellerinden çekip almak, yani gıda egemenliğini kurmak mümkün mü? Evet, elbette mümkün! Öncelikle kadınlarla, küresel nüfusun yarısını oluşturup diğer yarısını da doğuran, besleyen kadınlarla mümkün! Bu noktada 2016’da Türkiye Seferihisar’da düzenlenen La Via Campesina toplantısının Çiftçi Kadınlar buluşmasındaki talepleri[20] ile Ekofeminist bir çözüm önerisi olarak “kendini idame ya da hayatta kalma/yaşamı sürdürme perspektifi” kadınlar tarafından geliştirilen, dikkate değer yaklaşımlardır[21].

La Via Campesina Türkiye toplantısında bir araya gelen yeryüzünün çiftçi kadınları, köylü kadın hareketlerini büyütmek ve güçlendirmek için yapılması gerekenleri sıraladıktan sonra, kadına şiddetin önlenmesi amacıyla devlet politikalarına etkide bulunmak; köylü feminizmini yaygınlaştırmak; kadınları agro-ekoloji (ekolojik tarım yöntemleri) okullarında eğitmek gibi belirgin ve somut istekleri dile getirmişlerdir. İklim değişikliği, küresel şirketler ve serbest ticaret anlaşmalarına karşı gıda egemenliği mücadelesini sürdürme kararlılığını vurgulamışlardır. Baştan beri DTÖ’nün (Dünya Ticaret Örgütü) politikalarına, gıdayı metalaştıran, kırsal alanın toplumsal yapısını parçalayan, çiftçileri tohum şirketlerine bağımlı kılan uygulamalarına karşı olduklarını bildiğimiz La Via Campesina, kadınlarla erkeklerin birlikte mücadele pratiğinde değerli bir örnektir. Geleceği birlikte kurmak, gıdasına ve doğasına sahip çıkmak, kamusal alanda görünür ve etkin olmak için yürüttükleri mücadelede, üretimden gelen güçlerini kullanmaktadırlar. Seattle’daki üçüncü DTÖ toplantısını sabote ederek görüşmeleri çıkmaza sokmayı başarmışlardır.

Kadın ve doğa (çevre) mücadelesini aynı potada birleştiren Ekofeminizm ise kadınların baskı altına alınmasını erkek egemen küresel kapitalist sisteme bağlar; kadınları doğayla güçlü bağları olan besleyici (üretken) varlıklar olarak kabul ederken, erkek egemenliğini genetik farklılıklara indirgeyen biyolojik belirlenimciliği reddeder. Çünkü bu egemenlik anlayışı yani ataerkillik, tarihsel ve toplumsal olarak üretilmiştir. Erkeğin ilk çağlardan bu yana doğayla girdiği mücadele ve kadının bu sırada çocuk doğurma, bakma, besleme işinde yer alması, sonrasında da dinler aracılığıyla kadının bu işlevlerinin zorunluluk olarak dayatılması kalıcı olarak kadın kimliğine yapışmış, erkek kamusal alanda, kadın ise ev içi özel alanda kendilerine biçilen bu rolleri benimsemişlerdir. Kapitalist sistem ise işgücü olarak kullandığı erkeğin emeğinin yeniden üretiminde kadının ev içi etkinliklerini destekleyerek bu benimsenme sürecini hızlandırmıştır.

Ekofeminist yaklaşımda, kadın özgürlüğü için edilecek mücadele mutlaka ekosistemin sömürülmesini dikkate alarak ve tüm canlıların refahını da gözetecek biçimde bütüncül olmalıdır. Bu yaklaşım “sadece saldırgan, sömürgeci, ekolojik olarak yıkıcı bir teknolojinin değil, meta üreten, büyüme odaklı, kapitalist ya da sosyalist bütün endüstriyel sistemlerin de eleştirisidir”[22]. Ekofeministler bu bağlamda küreselleşmeye ve yoksullukla mücadele adı altında uygulanan neoliberal politikalara da karşı olmuştur. Çünkü bu politikalar, azgelişmişliği Batılı tüketim ve yaşam normlarına göre tanımlayıp, gelişmemiş ülkelere, onları yoksulluktan kurtarma adına kalkınmacılığı model olarak dayatırken, onların doğal kaynaklarını ve gıda çeşitliliğini sömüren bir metalaştırma yoluyla sermayeye yeni birikim alanları açmaktadır. Bu nedenle bu karşı oluş hem emek hareketleri, hem ekosistem hakları hem de gıda egemenliği için önemlidir.

Kadının doğa, bilinmezlik ve duygular ile özdeş görülmesi ve erkeğin akıl, mantık, medeniyet ile anılması ekofeminizm açısından, Batı düşünce tarihinin eril bir çıkmazıdır ve kadın özgürleşmesi için kaçınılması gereken savlardır. Kapitalizm de erkek egemen bir sistemdir ve kadına davrandığı gibi doğayı da baskı altına almak, mülkü edinmek ve sömürmek için kullanır. Bugün yaşanan ekolojik sorunların ve gıda sorununun temelinde bu erkek egemen düşünce yapısı vardır. Çünkü doğadan alabileceğimiz gıda yerine meta’nın peşine düşer. İnsanları doyurmak için gıda üretmek yerine, otomobillerde yakıt, ya da endüstriyel hayvancılıkta yem olacak bitkileri üretir.

Kendini idame perspektifinde “ekonomik faaliyetin amacı, anonim bir piyasa için gittikçe büyüyen bir meta ve para yığını üretmek değil”[23], başta gıda olmak üzere, insan ihtiyaçlarını kullanım değerleri yaratarak karşılamaktır. Bu ekonomik etkinlikler gerek insanlar arasında gerekse insanla doğa arasında yeni ilişkiler kurulmasına bağlıdır. Doğanın özsel değerini kabullenmek ve insanlar arasında işbirliği, dayanışma, güvenilirlik, bireye saygı ve bütüne sorumluluk gibi değerleri, para/meta ilişkisi yerine koymak gerekir.

Siyasal, ekonomik, toplumsal ve teknolojik kararların alınmasında katılımcılığı ve demokratik araçları destekler. Sorun çözme yaklaşımı, bütüncül (holistik) ve çok boyutludur. Yani, ataerkillik, eşitsizlik, yabancılaşma, yoksulluk gibi toplumsal sorunlar ile ekonomik ve siyasal sorunlar, ekolojik sorunlarla birlikte çözülmelidir. Kadınların özgür ve adil bir yaşam kurabilmesi ancak bu bütüncül yöntem ile mümkün olabilecektir. Bireysel olan da özel olan da politiktir ve politik kararlar yaşamın her alanında etkili olmaktadır. Siyaset söz konusu olduğunda özel- kamusal alan ayrımı ortadan kalkmaktadır.

Mevcut bilim ve teknoloji, egemen sınıfların yararına işlev görmektedir. Araçsalcı, indirgemeci; doğa, kadınlar ve diğer halklar üzerinde tahakküm kuran, (düalist) bölünmelere dayalı bilim ve teknoloji yerine, ekolojiye duyarlı, feminist kendini idame bilimi ve (tarihsel olarak kültürle zenginleştirilmiş) teknolojisi, modern bilgiyi de kullanarak, halk tarafından geliştirilmelidir. Egemen bilim anlayışının, hormonlar, pestisitler, genetik değişiklikler ve nükleer gibi yeni oyuncaklarıyla doğada yarattığı yıkım insanlığa ve diğer canlılara onarılmaz zararlar vermiştir. Üstelik yaşam alanlarını tahrip eden bu ilerlemeler yaşamı tohum üzerinden patentleyerek halkları yoksullaştırıp kırılgan hale getirmiştir. Fosil yakıtlara dayalı enerji teknolojileri ve sanayi üretiminin yol açtığı küresel ısınma (iklim değişikliği) nedeniyle bugün dünya üzerinde biyoçeşitlilik, ekosistem çeşitliliği ve üretken topraklar hızla kaybedilmekte; kuraklık ve aşırı yağışlar tarımsal gıda üretimini kesintiye uğratmakta ve kalıtım bilim tür çeşitliliğini ortadan kaldırmaktaysa eğer, yeni bir bilgi ve bilim anlayışı gerekiyor demektir.

Ekofeminizmin kendini idame perspektifi, “Emek olmadan yemek de vaat etmez, kan ter içinde bir hayat da önermez.”[24] Çalışmanın amacı mutlu ve doyum sağlayan bir yaşamdır. Kölelik dönemlerinde olduğu gibi tüm hayat çalışmak için değil, çalışmak hayatta kalmak içindir. Yani çalışmak, temel ihtiyaçlarını ve isteklerini karşılayacak bir gelire ve istediklerini gerçekleştirebilecek yeterli zamana sahip olabilmeyi ifade eder.

Ekofeminizmin kendini idame perspektifi, müştereklerin, hava, su, toprak, atıklar ve kaynakların ticarileştirilmesine, özelleştirilmesine karşı çıkarken, doğanın bu armağanları için müşterek sorumluluğu savunur. Kendini idame perspektifi, “sadece kadınlara odaklanarak ya da kapitalist ataerki okyanusunda kadın adaları inşa ederek gerçekleştirilemez”[25] denir. Erkeklerin de sorumluluğu paylaşması, yaşlılar ve çocuklara bakım gibi ücretsiz ev işlerini (meta/kar üretimi yerine) üstlenmesi gerekir. Dolayısıyla erkekler kendi kimliklerini yeniden tanımlamaya dönük bir hareket başlatmalıdır.

Toplumun, kadın ve erkek olarak bir bütünlük ve birliktelik içinde tüketici değil “türetici” olması; tüketim ve yaşam alışkanlıklarını gözden geçirerek savurganlıktan uzaklaşması; kendine ve topluluğuna güven ve saygı duyması; demokratik katılım düzeneklerinin işler hale gelmesi için dayanışmaya ve eyleme geçmesi; siyasal gücün adem-i merkeziyet ile tabana dağıtılması için çaba göstermesi ve her türlü tahakküm ilişkisini, cinsiyetçiliği, ırkçılığı, türcülüğü ve etnik milliyetçilik ile radikal din dayatmalarını reddetmesi gerekir. Bunlar olduğunda insan doğayla daha barışık ve adil bir işbirliği içinde, gelecek kuşakların haklarını da gözeterek yaşamayı öğrenecektir. Gandhi’nin söylediği gibi, yeryüzü herkesin ihtiyaçlarını karşılayabilir ama açgözlülüğünü karşılayamaz. En temel ihtiyaç olan gıdayı yeryüzü temin eder ama ancak işbirliği ve dayanışma ile. Emeğe, geçmiş deneyimlere, birbirimize ve bir bütün olarak tüm unsurlarıyla ekosisteme saygı ile.

DİPNOTLAR

[1] Petrini, Carlo, Terra Madre’den Sesler Gıda Toplulukları, Tohum ve Gıdanın Geleceği Üzerine Manifestolar içinde, (Ed. Vandana Shiva)(2017) s.13-23. Ayrıca şu kaynağa da bakılabilir: https://www.slowfood.com/about-us/our-history/

[2] Shiva, Vandana(Ed.), Tohum ve Gıdanın Geleceği Üzerine Manifestolar, s.7, (Çev. Aykız Doğan), Muğla: Sinek Sekiz, 2017

[3] Wally Paul, http://farmwars.info/?p=3869 (Erişim tarihi: 15.12.2018)

[4] Pollan, Michael, Yeni Besin Zincirleri Oluşturmak Çiftçi, Aşçı, Masalcı, Tohum ve Gıdanın Geleceği Üzerine Manifestolar içinde, ss:31-33. Pirinç, soya, mısır, pamuk, kanola, tohumluk ayçiçeği ve buğday…

[5] Bildirinin orijinal başlığı: “National Security Study Memorandum 200: Implications of Worldwide Population Growth for U.S. Security and Overseas Interests”.

[6] Brewda, Joseph; https://larouchepub.com/other/1995/2249_kissinger_food.html, (Erişim tarihi: 15.12.2018)

[7] Petrini, a.g.e. s16

[8]http://www.fao.org/3/I9553EN/i9553en.pdf, (Erişim Tarihi: 02.01.2019)

[9] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46271632, (Erişim Tarihi: 15.12.2018)

[10] http://www.fao.org/countryprofiles/index/en/?iso3=yem, (Erişim Tarihi: 15.12.2018)

[11] http://www.un.org.tr/fao-uyariyor-kuresel-gida-guvenligi-tehdit-altinda, (Erişim Tarihi: 16.12.2018)

[12] https://www.ggd.org.tr/sss2.php?bolum=236#s1102, (Erişim Tarihi: 16.12.2018)

[13] https://m.bianet.org/bianet/siyaset/197364-gida-guvenligi-gida-guvencesi-ve-gida-egemenligi-kavramlari-uzerine, (Erişim Tarihi: 16.12.2018)

[14] http://sendika63.org/2007/10/gida-egemenligimizden-yana-misiniz-tayfun-ozkaya-16102/, (Erişim Tarihi: 16.12.2018). Türkiye’den Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Abdullah Aysu ile La Via Campesina’ya katılmaktadır. Örgüt, 1996’da Roma’da yapılan Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) toplantısında, “gıda hayatla eşittir, bu yüzden pazarlık nesnesi olamaz” diyerek tarımın Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kapsamından çıkarılmasını talep etmiştir. Bu tarihten sonra La Via Campesina için DTÖ en büyük düşman ilan edilerek, dünyanın neresinde olursa olsun DTÖ ile mücadele kararı alınmıştır. Bu konuda bakılabilecek bir diğer kaynak ise Aysu, Abdullah, https://m.bianet.org/bianet/siyaset/118931-ciftcilerin-kuresel-orgutu-la-via-campesina

[15] Özkaya, Tayfun, s.48, “Tohumda Tekelleşme ve Etkileri”. Tarım Ekonomisi Dergisi 13 / 1 ve 2 (Aralık 2007): 39-48.

[16] https://www.birgun.net/haber-detay/piyasa-cokuluslu-sirketlerlerde-yerel-tohum-ise-engelleniyor-200539.html

[17] Dünyanın yerel, küçük, yoksul çiftçilerinin örgütü La Via Campesina üyelerinin yarısı kadınlardan oluşuyor ve aktif biçimde yer alıyorlar.

[18] Shiva, Vandana, İyilerin Yanında Çiftçi Haklarına Adanmış Bir Yaşam, (Çev. Çağrı Ekiz), Muğla: Sinek Sekiz, 2017.

[19] Shiva, Vandana, İnadına Canlı Kadınlar, Ekoloji ve Hayatta Kalma, s, 171, (Çev. Emine Ayhan), Muğla: Sinek Sekiz, 2017.

[20] https://yesilgazete.org/blog/2016/02/29/dunyanin-ciftcileri-turkiyede-toplandi-abdullah-aysu/

[21] Shiva, Vandana ve Maria Mies, Ekofeminizm, ss: 487-491, (Çev. İlknur Urkun Kelse), Muğla: Sinek Sekiz, 2018.

[22] A.g.e., s.487

[23] A.g.e. s.487.

[24] A.g.e, s.489

[25] A.g.e, s.490