Woody Allen’ın 1985 yapımı Kahire’nin Mor Gülü adlı bir filmi var. Yaşadığı kötü koşullardan sinema salonlarına sığınarak korunmaya çalışan Cecillia’nın hayatı, bir gün izlediği filmin başkarakteri Tom’un perdeden salona (gerçekliğe) çıkıp, ona âşık olmasıyla bambaşka hale dönüşüverir. Kurgu- gerçek- kurgu, istediğim ile elimde olan arasındaki fark ve hayat ile hayal (film) ilişkisini aşk örgüsüyle anlatan otuzların ekonomik krizinde boğulan Amerikan hayatına dair, en sevdiğim Allen filmi. Ondan ilham alarak başka bir kurgu oluşturalım. Bir an için Gülse Birsel’in yazdığı Ozan Açıktan’ın Aile Arasında filminin Fikret’inin (Engin Günaydın) yerine Şahan Gökbakar’ın yarattığı Recep İvedik karakterinin geçtiğini düşünelim. Solmaz (Demet Evgar) ile Fikret’in kafede ilk karşılaştıkları ve birbirlerini başka kişiler sandıkları sahneden itibaren Fikret yerine Recep filme dâhil olsa. Bu değişim dışında filmin tüm karakterleri aynı olsa ve senaryoya devam etmeye çalışsalar, Recep’e de replikleri verilse ama kendi istediği gibi de oynayabileceği söylense.

Fikret ve Recep içinde yaşadığımız dönemde bizi güldüren iki farklı karakter. Öyle mi gerçekten? Fikret’e gülenlerle Recep’e gülenler aynı kişiler mi? İkisine de gülebilen bir “biz” var mı? Gülmek, neşelenmenin dışsal ifadelerinden. Bir biz varsa, o bizi ne/ler neşelendiriyor?

Muz kabuğu gibi bir şeye basıp, ayağı kayıp yere kapaklanan (kıç üstü oturan) birini gören herkesin ilk anda nerdeyse “refleks” olarak gülmesi evrensel. O gülme anında hissettiğimiz duygunun ve yüzümüzde oluşan ifadenin adı da neşe. Gülme, kahkaha her zaman neşeye eşlik etmiyor, neşe daha kapsamlı bir duygu [emotion].[1] Mutlulukla neşe biyolojik olarak beynimizde benzer bölgeleri etkinleştiriyor ama aynı anlama gelmiyorlar. Neşelendiğimizde mutlu da hissediyoruz, ama her mutlu olduğumuz durum bizi aynı zamanda neşelendirmiyor. Mutluluk bize dışardan gelen bir hal. Olmaktan çok sahip olmakla ilgili. Son model bir akıllı telefona sahip olmaktan dolayı mutlu olabiliriz. Ama o mutluluk bizde neşe duygusu pek uyandırmaz. Telefonu elimize aldığımızda hissettiğimiz mutluluk, sevdiğimizden beklemediğimiz anda gelen küçücük bir hediye paketini daha açmadan yüzümüzde beliren neşenin yanında nerdeyse bir hiç. Sevdiğimizin de bizi sevmesi ve birlikte olmamızdan çok mutlu olabiliriz. Ama sevdiğimizin yüzünde bizi sevdiğini gösteren ifadeyi ilk fark ettiğimiz an hissettiğimiz neşe belki bir ömre bedeldir. Neşe, evrimsel genetik kalıtın bileşeni, tüm memelilerde gözlemleniyor. Fare de neşeleniyor, kaplan da. Mutlu bir köpek yoktur ama neşeli bir köpek vardır ve o da bizi neşelendirir. Neşeli bir köpeğimizin olması bizi mutlu eder.

İyi ama ayağı kayıp yere kapaklanan biri neden başkalarını neşelendirsin ki? Olasılıkla bir yeri acıyacak, yaralanacaktır. Yine de hiç değilse ilk an tanıkların hemen tümünün yüzünde bir gülümseme beliriverir. Kimi ise kahkahayı koyuverir. Charlie Chaplin’in insanları en çok ve en kolay güldürüp neşelendirenin, bir başkasının zor duruma düşmesi olduğunu söylemesi boşuna değil. Bizi en kolay güldüren şey, bir başkasının “onun için” iyi olmayan bir durumla karşılaşması.

Ayağı kayıp düşen karşısında yüzümüzde beliriveren gülümsemenin handiyse aynısı, yine evrensel olarak, annesinin memesini emen bebeğin doyup ağzını memeden çektiği anda yüzünde oluşuyor. Freud, neşe halinin ilk görünümünün insan yavrusundaki o süte doymuşluk (tokluk) ifadesi olduğu yazar. Bebeğin yüzündeki o neşeyi gören anne de neşeleniverir. Anneyle bebek arasındaki bağın en güçlü ilmeklerinden biri o karşılıklı neşelenme ile atılır. Şempanzelerde, gorillerde de benzer. Bağın kurulması için adımı atan (ilk neşelenen) bebek, anne o neşeye kapılıyor biraz da. Bebeğinin yüzünde aynı ifadeyi oluşturmak için çabalıyor sonrasında. Artık bebeğin hayatta kalması daha mümkün. O kutsal, tanrısal vs. diye halelenen, kadını kuluçka makinesine dönüştüren meşhur annelik içgüdüsü miti değil de yeni doğanın hayatta kalma içgüdüsü başlatıyor bağı. Bebek neşelendiğinde, kadın, anne oluyor.

Bebek doyan karnıyla neşeleniyor, tokluk ona iyi gelen bir şey. Anne bebeğin yüzünde ortaya çıkan neşenin kendine geçmesiyle neşeleniyor. Bu da ona iyi gelen bir şey. Bize kendimizi iyi hissettiren durumlarda elimizde olmadan neşeleniyoruz. Neşelenince kendimizi o kadar iyi hissediyoruz ki, bizi neşelendiren durumlar için çabalamaya başlıyoruz. Neşe, varılacak bir yer değil o yere giden yol. Bize sonunda kendimizi iyi hissettireceklere doğru yaşamaya çalışıyoruz. Çünkü iyi hissetmek, yaşadığımızın en dolaysız kanıtı, var olduğumuzun.[2] Bebek neşelenerek hayatta kalabiliyor, neşelendirerek, hayatta kalması için gerekli bakımı elde ediyor. Emeklerken, ayağa kalkıp ilk paytak adımlarını atarak ebeveynine doğru yürüyen çocuk, ebeveynin neşeli gözyaşlarını gördüğünde neşeleniyor. Sonra o neşeyi korumak için hedefe doğru yola koyuluyor. Bir zafer hali. Bağ daha da sağlamlaşıyor. Herkes kendisini iyi hissediyor.

Neşe, bir şey hakkındadır ve o şey her neyse bize iyi gelen bir şeydir. Bize iyi gelen, kendimizi iyi hissettiren durumlar neşe hissinin etkinleşmesini sağlar. Neşe hissi bu haliyle yol gösterir ve bizi yola hazırlar. Neşelenmek için çabalarız çünkü sonunda iyi hissedeceğizdir. Neşelendirene doğru yöneliriz. Katılımcılarını tanımadığımız bir toplantıda yüzümüzde bir gülümseme olduğunda insanlar da bize gülümserler. Neşemiz onlara arkadaşlık beklentimizi ve arkadaş olmaya hazır olduğumuzu gösterir. Gülümsememize gülümseyene merhaba deriz. Fenerbahçe 3-0 geriden gelip maçı 3-3 e çevirdiğinde yüzümüzde beliren neşedir. Evde maçı yalnız da seyretmiş olsak, ekranın önünde manasızca yürürken neşemiz yerindedir. Dahası aynaya bakma ihtiyacı bile hissederiz. Uzun süredir görmediğimiz dostumuzu karşımızda bulunca yine yayılıverir neşe bedenimize, gülümseyerek kucaklaşırız, yeniden bir araya gelmişizdir. Hepsi de bize kendimizi iyi hissettirir.

Peki, nasıl oluyor da ayağı kayıp yere düşen kişinin trajedisi de bizi neşelendiriyor? Çünkü düşen ben değilim! İki anlamda da düşmedim. Hem yere düşmedim, hem de küçük düşmedim! Benlik saygım yerli yerinde ve canı acıyan ben değilim!

Neşenin hayatta kalmak, güçlü hissetmek ve öyle olduğumuzu ifade etmek işlevi ile bağ kurmak, zararsız olmak, tehditkâr olmamak işlevi bir arada işliyor. Birine neşeyle gülümsediğimizde ben seninle dost olmak istiyorum mesajı gönderiyoruz. Birinin içine düştüğü acıklı duruma güldüğümüzde ise canı acıyanın, ya da küçük düşenin kendimiz olmaması bizi neşelendiriyor. Neşenin aydınlık ve karanlık yanları bu durum. Bir başkasının acısının bizi neşelendirmesinin kaynağı benim başıma gelmemiş olması, anlaşılabilir bir hal ve koruyucu da. Kaybeden ben değilim, aşağılanan, küçük düşen başkası. Bu haliyle kişinin benlik saygısını korumaya yaradığı söylenebilir de. Ama her zaman böyle masum olmuyor. Almancadaki “Schadenfreude” sözcüğünün tanımladığı durum bu zalimliği anlatır. Benlik saygımızı, var olduğumuzu, hayatta olduğumuzu, düşmediğimizi ancak başkaları acı çektiğinde, küçük düştüğünde, aşağılandığında hissedebiliyorsak, neşemiz masumiyetini ve koruyuculuğunu yitirmiş demektir.

Şimdi Fikret ve Recep’in bizi nasıl güldürüp, neşelendirdiklerine daha yakından bakabiliriz. Her iki karakter de temelde “iyi” insanlardır. Biz bu iki iyi insanın başlarına gelen olaylara ve onların bu olaylara verdikleri tepkilere güleriz. Fikret saftır, Recep ise cahil.

Fikret ve Solmaz ilk karşılaştıklarında birbirlerinin başka kişiler olduklarını sanırlar. Fikret’in bir avukatla konuştuğunu varsayarak Solmaz’a “ücretini” sorması, Solmaz’ın kendisinin fahişe sanıldığını düşünmesine neden olur. Solmaz, öfkeyle Fikret’e saldırır, tartaklar. Sonunda gerçek anlaşıldığında ise özür diler. Fikret, haksız yere saldırıya uğramasına karşın Solmaz’a hem karşılık vermez ve daha önemlisi böyle bir yanlış anlamaya yol açarak Solmaz’ı üzmüş olabileceği için suçluluk duyar. Onun düştüğü duruma çok güleriz, bir kadın tarafından tekme tokat dövülmesine daha da çok güleriz. Fikret’tir dayak yiyen, aptal konumuna düşen, biz değilizdir. Şimdi aynı sahneye Recep dâhil olmuş olsun. Solmaz’ı avukat zannetsin ve ücret pazarlığı yapsın. Solmaz da fahişe yerine koyuldum diye saldırmaya kalksın. Yine gülmeye başlarız. Recep, nasıl tepki verir? Filmlerinden yola çıkarsak Solmaz’ın kollarını tutarak yumruk vurmasını engelleyeceğini, homurtulu gülüşüyle “ama sen de orospu gibi giyinmişsin bacım!” ya da benzeri bir yanıt vereceğini söyleyebiliriz. Bu kez Recep’e değil onun aşağıladığı, dalga geçtiği Solmaz’a gülüyoruzdur. Biz değil de Solmaz aşağılanmıştır.

Fikret trans bireyin ne olduğunu bilmez. Karşılaşmamıştır, okumamıştır, vs. Bu yüzden Behiye (Ayta Sözeri) ile karşılaştığında onu ayakları büyük bir kadın zanneder. Bu yanılgısına güleriz çünkü “aptal” durumuna düşmüştür. Biz değil o düşmüştür. Aptal olanın biz değil de Fikret olması bize kendimizi iyi hissettirir. Fikret ise aptal konumuna düşmekten gocunmaz, merak eder, öğrenir. Ne olduğunu öğrendiğinde Behiye hakkındaki yargısı değişmez. Hala herkese nasıl kibar davranıyorsa Behiye’ye de öyle davranmaya devam eder. Yine sahneye Recep’i alalım ve Behiye’nin ayaklarının büyüklüğünü fark etmesiyle birlikte olayın nasıl gelişeceğini hayal edelim. Recep, kaba bir dille “bu ayaklar ne böyle, sen ne ayaksın?” gibi “komik” bir soru sorabilir olasılıkla. Behiye’nin trans birey olduğunu anladığında ise yine böğürtülü gülüşüyle diğer organlarının durumunu, o işi nasıl yaptığını, kimi yaptığını yoksa onu mu yaptıklarını diye giden bir dizi aşağılama salvosunu savuracaktır, ardından da “uzak dur, sakın bana dokunma, geri bas” gibi ayrımcı, dışlayıcı bir tutum takınacaktır, değil mi? Yine çok güleriz çünkü Behiye aşağılanmış ve bizden uzak tutulmuştur.

Recep İvedik tüm filmlerinde sonunda başarır! İstediğini elde eder. Onu başarıya götüren yol, bilmediğini kırıp dökmesi, kurallara uymaması, kazanmaktan başkalarını yenmeyi ve onları küçük düşürmeyi anlamasıdır. İnceliklere gelemez, incelikleri korumaya çalışanlara karşı daha da acımasızdır. Zayıflardan hiç hoşlanmaz ama kendisinden güçlü görünenlere daha da saldırgan davranır. Fikret ise aptal durumuna düşmekten gocunmaz, iyi ve doğru olanı yapmak için bedel ödemeyi göze alır ve başkasının yararına olacaksa kendisini zora sokmaktan kaçınmaz. Sonunda Fikret de kazanır. Fikret zaferini kötülere kötü davranarak elde etmez. Öyle ki kötülerin bazıları Fikret aracılığıyla iyi olmayı seçmeye başlarlar.

Fikret’in aptal değil saf olduğunu içten içe hissederiz film boyunca. Başına gelenlere iyi niyeti ve temiz kalbi yüzünden maruz kaldığını anlarız. Film boyunca bize değil de Fikret’e olması bizi güldürür ama Fikret sanki bizim yerimize de göğüs germektedir olan bitene. İçten içe Fikret gibi olmayı arzularız. Hayatımızda aptal yerine konduğumuz durumların bizim aptallığımızdan değil dünyanın kötülüğünden olduğunu sezmeye başlarız. Neşeleniriz, filme başlarken bizimle olan değersizlik duygumuzun azaldığını, bizim zayıf olmadığımızı dünyanın zalim olduğunu anlamaya başlarız. Recep de bize dünyanın kötü bir yer olduğunu düşündürür. Recep’i de aptal buluruz ama bu kez, aptallığından gurur duyması ve onu aptallığıyla yüzleştirenlere şiddet uygulaması, bizi neşelendirir. Değersizlik hissimiz geçici olarak silinir gibi olur çünkü bize o hissi yaşatanlara/dünyaya günlerini göstermişiz, onları aşağılamış, yerin dibine batırmış, hatta bir temiz dövmüşüzdür. Fikret maceradan değişerek ve mutluluğu bularak çıkar, Recep ise başladığı yere geri döner.

Ayağı kayıp yere düşen kişi içine düştüğü duruma gülmeye başlarsa çevresindekilerin neşesi hızla yardım etmeye, esprileşmeye ve benzer deneyimlerini birbirleriyle ve düşenle paylaşmaya evrilir. Yere düşen öfkeyle kalkarsa, küfrederse, onu düşüren şeyi oraya bırakanlara lanet okursa çevresindekilerin gülümsemeleri yerini alaya bırakır. Düşeni yalnız bırakır, herkes kendi işine döner, yoluna gider. Fikretler hep çoğalır ve bütünleşir Recepler ise her defasında daha da yalnızlaşır ve daha da derin bir değersizlik hissine gömülürler.

Aile Arasında’nın Fikret’i, Keloğlan’dan Hoca Nasrettin’e, Aziz Nesin’den Zeki Alasya-Metin Akpınar ve Kemal Sunal’a aktarılan aptal görünen ama aslında saf ve iyi olanın sonunda kazandığı mizahı temsil eder. Recep İvedik ise mazlumun zalime öykündüğü, zalim gibi olma uğraşının mizahını. Bu Türkiye için yeni bir neşelenme tarzı. Ama hızla yayılıyor. Mazlum, zalimin neşesinden kendine pay çıkardıkça diğer mazlumlardan gücü yettiklerine zulüm uygulamaya başlar. Böylece her zalim kendi küçük zalimler ordusunu kurarak zulmünü pekiştirir.

Zalimin neşesi kibir doludur ve hep kendini yukarıda, en tepede olmaya adar. Zalim kazanınca neşelenmez, kendisi kazanırken başkalarının da kaybetmesini ister. Ben kazandım diye sevinmez, “ben kazandım sen kaybettin asıl bu durum beni neşelendiriyor,” der.

Fikret ve Recep zamanımızın iki neşe kaynağı olarak karşımızdalar. İkisi de bizi ya da bazılarımızı biri, diğerlerimizi ise öbürü neşelendiriyor. Fikretler ve Recepler maçlarda statları dolduruyorlar, politikada koltukları, makamları.

 

DİPNOTLAR

[1]Emosyon [emotion], Türkçe duygu sözcüğünün tam olarak karşılamadığı fizyolojik, psikolojik, davranışsal ve zihinsel bileşenleri olan bir “durum”. Latince “movere” sözcüğünden geliyor ve “harekete geçiren” gibi bir anlamı var.

[2] Var olduğunu acı çekerek hissetme hali, neşe emosyonunun en çok da travma nedeniyle bozulmasıyla ortaya çıkabiliyor.